Yerel İşletme Logo

Beynimiz ve Zihnimiz 31 Ocak 2014

Nasıl öğreniyoruz, Nasıl hatırlıyoruz, Nasıl unutuyoruz?

Yazan: Dr.Psk. Yeşim Türköz

Öğrenme

“Zihin” kavramı söz konusu olduğunda, öğrenmeden sözetmek kaçınılmazdır. Çünkü öğrenme, zihnin oksijeni gibidir.  Yaşayan bir zihin, farkında olsun ya da olmasın öğrenen bir zihindir.

Yaşamın ilk soluğundan itibaren öğrenme vardır. Aslında organizmayı bir bütün olarak öğrenme kapasitesine sahip bir varlık olarak gördüğümüzde, doğumdan çok önce hatta, her canlı organizmanın ilk hücresinin oluşumundan itibaren öğrenme vardır diyebiliriz. Dünyanın milyonlarca yıllık geçmişi, hayatta kalmak için savaş veren canlı organizmaların başarılı ve başarısız deneyimleriyle doludur. Sonuç olarak birçok canlı, türünü sürdürmeyi başarmış ve bugünlere kalabilmiştir. Bunun için, evrensel düzeyde ekobiyolojik bir öğrenmeden sözetmek kaçınılmazdır.

Bu kitapçığın kapsamı insan beyni ve zihni olduğu için, öğrenme konusu da insan öğrenmesi ile sınırlanmıştır.

Darwin’in biyolojik evrim kuramına göre insan öğrenmesi, milyonlarca yıl içinde, hayvan organizmasının insan organizmasına dönüşmesini sağlayan uyumcul (adaptif) bir mekanizmadır.  “İnsan” olabilmek bu mekanizma sayesinde gerçekleşmiştir.

Öğrenme, deneyim ve yaşantılar sonucunda, zihnimizde ve davranışlarımızda devamlılığı olan değişimlerin ortaya çıkmasıdır.  Yeni bilgilerin ya da becerilerin kazanılması kadar, varolan bilgi ve davranışların değişikliğe uğraması da bir tür öğrenmedir. 

Öğrenmenin mekanizmasını bilimsel olarak araştıran ilk çalışmalar 20. Yüzyılın ilk yarısında  Thorndike, Watson, Pavlov, Hull, Skinner gibi araştırmacılar tarafından yapılmıştır. Psikoloji alanında “öğrenme” üzerine geliştirilen bu ilk psikoloji kuramları, öğrenmenin çevrenin kontrolünde olan bir süreç olduğunu ve bireyin bu süreç içinde pasif konumda olduğunu savunmaktaydı. Bu kuramlara göre bireyin davranışları, çevredeki uyaranların bir sonucuydu ve çevreyi değiştirerek insanın davranışlarını da değiştirmek mümkündü. Bu kuramlar insan zihni ile ilgilenmiyordu. İnsanı pasif bir makina gibi görüyor ve bir kara kutuya benzettikleri  insan zihninin insanın kontrolü dışındaki bir aygıt olduğunu düşünüyorlardı. Ancak daha sonraki yıllarda, Neisser, Anderson ve Bower, Tulving, Chomsky gibi araştırmacılar,

İnsanın zihnini anlamaya yönelerek, zihnin işleyişi üzerinde önemli çalışmalar yürütmüşler ve bu çalışmalar sonucunda, insanın, çevrenin kontrolünde hareket eden pasif bir varlık olmadığı anlaşılmıştır. Tam tersine insan, çevreden aldığı bilgiyi zihninde işleme özelliğine bağlı olarak kendi davranışlarını kendisi yöneten aktif bir canlıdır.

İnsan zihnini incelemeye yönelik çalışmalar, bu mekanizmanın yapısal ve işlevsel karmaşıklığını ortaya koydukça, konuyla ilgilenen bilim dalı sayısı da artmıştır. Psikoloji, sinirbilimler (nörobiyoloji, nörofizyoloji, nöroanatomi vb.) felsefe, dilbilimi ve bilgisayar bilimi gibi bilim dalları tarafından yapılan bu çalışmalardan elde edilen çok sayıda bulgunun birbiriyle olan ilişkisi, bütün bu bilim dallarının  ortak bir çatı altında toplanması  gereksinimini ortaya çıkarmış ve son yıllarda “bilişsel bilim” (cognitive science) adı verilen bir bilim dalı doğmuştur.

Bilişsel bilimin zihine bakışı, bilgi işleme süreci olarak adlandırılır. Bilişsel bilimciler, insan zihnini, bilgiyi alan depolayan, dönüştürebilen ve geri getiren bir bilgi işleme sistemi olarak görmektedir. Bu karmaşık sistemin genel fonksiyonu ise “biliş” terimiyle ifade edilir. Bilgi işleme yaklaşımına göre zihin, yapı ve kaynak açısından sınırlı, işlem gücü açısından ise sınırsız kapasiteye sahip bir işlemcidir.

Bu görüş doğrultusunda “öğrenme” insan zihninin aktif işleyişi ile gerçekleşen, bedensel ve zihinsel uyanıklık gerektiren dinamik bir süreçtir. Öğrenme sürecinin anlaşılabilmesi için, çevreden gelen bilgi girdisinin zihnimizde nasıl işlendiğini anlamak gerekir.

Bilişin Yapısı ve İşleyişi

Beyin

Bilişsel yapı ve işleyişin anlaşılabilmesi için öncelikle insan beynini kısaca ele almakta yarar vardır.

Beynin işlev görmesi, hücreler arasındaki iletişim ile gerçekleşir. Beynimizde 100 milyar dolayında sinir hücresi (nöron) bulunmaktadır. Yaklaşık 70 milyar hücre, motor davranışları yönetirken, 12-16 milyar nöron ise insan beyninin en gelişmiş ve evrimde en son gelişen bölümü olan üç milimetre kalınlığındaki, kıvrımlı bir yapıdan oluşan korteksde (beyin kabuğu) yer almaktadır. Korteks, beynin en gelişmiş sistemi olan ön beyini kaplayan bir kabuktur. Ön beyin, insanı insan yapan özellikleri barındıran bir bölgedir. İlkel tepkilerin planlı davranışlara dönüştürüldüğü, konuşma, öğrenme, bellek, muhakeme, karar alma, problem çözme  gibi üst düzey zihinsel işlevlerin yürütüldüğü ve tüm davranışların koordinasyonunu sağlayan bir beyin sistemidir.

Bir çok organın yapısal gelişmesi anne karnında tamamlanır. Doğumdan sonraki büyüme, hücre bölünmesi yoluyla gerçekleşir. Buna karşılık beyin, hücre sayısı açısından gelişmesini doğumdan önce tamamlayan ancak, hücrelerdeki yapısal gelişim ve değişimi yaşam boyu süren bir organdır. Bebeklikten itibaren beyin, 400 gr.’dan 1300 gr.’a kadar büyür. Buna karşın, insan dünyaya geldikten sonra beynindeki nöronların sayısında bir artma değil, tam tersine azalma olur. Normal koşullarda, bir günde yaklaşık 1000 nöron kaybına uğrarız. Bu sayı korkutucu gibi görünse de, yaşam boyu kaybettiğimiz nöronların sayısı, varolanların yüzde biri bile değildir.

Beyindeki hücrelerin sayısı yaşam boyunca azalmasına rağmen, insanın beyin gelişimi ergenlik yıllarına kadar devam etmektedir. Buna paralel olarak zihinsel yetiler yaşamın ilk on yılında büyük bir hızla gelişmekte, daha sonraki yıllarda da (ileri yaşlara kadar) kişinin zihnini kullanışına bağlı olarak göreceli bir hızda artmaktadır. Peki, beyin hücreleri yenilenmediği ve sürekli kayba uğradığı halde bu durum nasıl gerçekleşmektedir? Sorunun çok net bir yanıtı vardır: Zekayı ve zihinsel becerileri belirleyen beyindeki hücre sayısı değil, hücrelerin aktivitesi ve hücreler arasındaki bağlantı zenginliğidir. Bu bağlantıları, bir telefon şebekesindeki iletişim ağına benzetebiliriz.  Örneğin, yeni kurulan bir yerleşim merkezinde, başlangıçta hiç bir telefon hattı yokken, insanlar yerleştikçe bağlanan telefon hatlarının çoğalması ve zaman içinde geniş bir ağ tabakası kurulması gibi…. Doğumdan sonra insan beynindeki nöron sayısında azalma olurken, yoğun zihinsel işlevler sonucunda, nöral aktivite ve nöronlar arasındaki bağlantılar (dendritler) hızla artar. Bebeklikteki hızlı zihinsel gelişim, bu yapısal değişimin bir sonucudur. Beyindeki nöron bağlantılarının zenginliğini anlatabilmek için, P. Russel, beynin 1 gramının, bütün dünyadaki telefon ağına eşit sayıda bağlantı içerdiğini söylemiştir.

Nöronlar arasındaki bağlantıyı, bilinçli ya da bilinçsiz kurulan zihinsel ilişkiler sağlar. Örneğin, sizden İspanya haritasını gözünüzde canlandırmanız istense, büyük bir olasılıkla  zorlanırsınız. Oysa İtalya haritasını canlandırmak hiç de zor olmaz. Çünkü İtalya haritasının bir çizmeye benzediği bilgisi, beyninizde, çizme bilgisinin bulunduğu nöron ile İtalya haritası bilgisinin bulunduğu nöron arasında bir bağlantı kurmanızı sağlamıştır. Bunun sonucunda, belleğinizde İtalya haritasının görsel bir temsili oluşmuştur. Sizden İspanya haritasını canlandırmanız istendiğinde, zihniniz görsel bir temsil bulamazken, İtalya haritasını canlandırmanız istendiğinde, hemen kurulmuş olan  bu bağlantı canlanır (Duyar, 1996).

Beyin hücreleri arasındaki bağlantılar, algılama ve algılanan bilginin işlenmesi sırasında, hücre içi ve hücreler arasında gerçekleşen iletişim ile kurulur. Crock’un 1982 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, öğrenme arttıkça hücreler arasındaki bağlantı sayısı da artar.

Bir sinir hücresi (istisnaları olmak kaydıyla) bir gövde ve çekirdek ile bu gövdeye başka hücrelerden bilgi taşıyan ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve başka hücrelere bilgi aktarmaya yarayan bir uzantıdan (akson) oluşur. Nöronlar arasındaki bilgi akışı genellikle şöyle gerçekleşir: Hücre, dendrit adı verilen dallar aracılığı ile başka bir hücreden veriler alır. Bu veriler, hücre içinde işlenerek, akson denilen uzantının ucundaki dallar aracılığı ile diğer bir hücreye aktarılır. Diğer hücreye ulaşan bilgi, bu kez orada bir uyarım yaratır ve uyarımın gerektirdiği hücre içi ve hücrelerarası işlevler devam eder. Bu işleyiş, bir gün içinde milyarlarca kez ve durmaksızın (uykuda bile) devam etmekte ve duyumsama, algılama, düşünme, hatırlama, hissetme, davranma gibi yaşamsal işlevleri sürdürmemizi sağlamaktadır.

Sinir hücreleri, yalnızca kendi aralarında etkileşmekle kalmayıp, aynı zamanda bütün kas ve salgı bezi hücreleriyle de iletişim halindedirler ve tüm bedensel işlevleri yönetirler.

Hemisferik Farklılıklar

Beynin sağ ve sol yarımküresi (hemisfer), yapı ve işlevleri açısından birbirinden farklılık göstermektedir. Sol yarımküre, konuşmadan sorumlu olan, sözel bilginin işlenmesinde üstünlük gösteren, matematiksel ve mantıksal işlemlerin yürütüldüğü,  bilgiyi parça parça ve sırayla işleyen, dikkatin odaklanması ve sürdürülmesinde önemli olan bölümdür. Sağ yarımküre ise görsel algıda güçlü olan, bilgiyi parça parça değil, bütün olarak alan ve işleyen, dikkatin bir noktadan diğerine kaydırılmasını sağlayan, aynı anda paralel olarak birçok bilgiyi değerlendirebilen, algının entegrasyonunu yapan, resmin bütününün görülmesini sağlayan bölümdür. Sağ yarımkürenin bu özellikleri, onun sanat, müzik ve yaratıcılık boyutlarında uzmanlaşmasını sağlamıştır. Sağlıklı bir zihinde, beynin her iki yarısının birbiriyle ilişki içinde ve birbirini tamamlayacak şekilde çalışması gerekir. Beynin bu iki yarısını birbirine bağlayan ise, korpus kallosum adı verilen, yaklaşık 250 milyon sinir lifinden oluşan bir yapıdır.

Beynin yapısının keşfedildiği ilk yıllarda, sol yarımkürenin bütün zihinsel işlevleri yönettiğine ve sağ yarımkürenin, yalnızca onun yedeği olduğuna inanılıyordu.  Ancak yıllar içinde yapılan çalışmalar, beynin sağ yarımküresinin hiç de azımsanmayacak işlevlere sahip olduğunu göstermiş ve hem bedensel hem de zihinsel süreçlerdeki önemini ortaya koymuştur. Sağ yarımkürenin, öğrenmede de çok önemli olduğu bilinmektedir.

Çocukken öğrenmenin daha iyi ve kalıcı olmasının nedeni, çocukların, öğrenmede sağ yarımküre fonksiyonlarını da kullanabilmeleridir. Örneğin, çocuk, oyun gibi, hayal dünyasını, duyguları ve yaratıcılığı devreye sokan bir öğrenme aracına sahiptir. Ayrıca, özellikle okul öncesi öğrenme sürecinde renkler, şekiller ve müzik kullanılmaktadır. Bütün bunlar, sağ beyinin aktif olmasını gerektiren öğrenme yollarıdır. Oysa, yetişkinlerin dünyasında, sol beyin fonksiyonlarına daha fazla önem verilmektedir. Sözel bilgiye dayalı, mantıksal ve matematiksel bilgi işleme gerektiren öğrenme sistemleri daha yaygındır.

Etkin ve kalıcı bir öğrenme, beynin her iki tarafının da dengeli bir biçimde kullanılması ile yapılan öğrenmedir. Bu durum, nöronlar arasındaki bağlantıların zenginleşmesine, daha geniş bir alanın aktive olmasına, duygularla kurulan bağların güçlenmesine neden olarak, bellek ve duygu sistemlerinin daha etkin çalışmasını sağlamaktadır. Örneğin, dualar ve şarkıların hatırlanması düz bir yazının hatırlanmasından daha kolaydır. Çünkü bunlar belli bir müzik ya da ritm eşliğinde ezberlenir. Müzik beynin sağ lobunu, sözler ise beynin sol lobunu uyarır (Duyar, 1996).

Bellek

Bilişsel psikoloji alanında geliştirilen ve yıllarca geniş yankı uyandıran ilk bellek kuramlarından biri 1958’de Broadbent tarafından geliştirilmiştir. Bu kurama göre, dikkat mekanizması, seçicilik özelliği ile bir filtre görevi yapmakta ve dış dünyadan gelen her türlü bilginin sisteme girişini engelleyerek bir sınırlılık yaratmaktadır.  Bu yaklaşım doğrultusunda, altmışlı yıllarda, önce sınırlı ve kısa süreli bellek modelini temel alan kuramlar, daha sonra da kısa ve uzun süreli bellek etkileşimini açıklayan kuramlar  geliştirilmiştir. Bu dönemin en popüler kuramı ise Atkinson ve Shiffrin tarafından, 1970’li yılların başında geliştirilmiş, yaygın olarak benimsenmiş ve bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Bu kurama göre, üç farklı bellek sistemi vardır: Yüksek kapasiteli, çok kısa süreli duyusal bellek, sınırlı kapasiteli kısa süreli bellek (KSB) ve bilginin sürekli depolandığı yüksek kapasiteli uzun süreli bellek (USB). Aşağıda belleğin bu üç bileşeni, işlevleri ve kapasiteleri açısından ele alınmaktadır:

Duyusal Bellek:Duyu organları aracılığıyla dış dünyadaki bilginin algılanması ve çok kısa süreli olarak korunmasını sağlayan kayıt cihazıdır.  Bilgi, burada  milisaniyeler düzeyinde en fazla 2-3 saniye kadar saklanır. Duyusal kayıt altındaki bilgi ya hızla silinip unutulur ya da KSB’ye transfer edilerek işlenmeye başlar.

Kısa Süreli Bellek:KSB, algılanan bilginin kodlandığı, USB’deki temsiller ile karşılaştırıldığı, anlamlandırıldığı, bütünsel bir algı oluşuncaya kadar unutulmaması için kısa süreli olarak korunduğu, değişikliğe uğratıldığı, USB’ye transfer edildiği, ve gerektiğinde geri çağırıldığı, sınırlı kapasitesi olan bir bellek sistemidir. Bilgiyi hem kısa süreli olarak depolama ve gerektiğinde ona hızlı bir şekilde ulaşabilme, hem de bilgiyi kullanarak işlem yapabilme özelliklerine sahiptir. Bilişsel bir görevi başarabilmek, daha önce depolanmış olan gerekli diğer bilgilere ulaşmayı da gerektirir. Bu doğrultuda, KSB, hem USB’ye bilgi gönderen hem de yeni bilgilerin alınması ve işlenmesi için USB’deki bilgilere başvurarak onları kullanan bir mekanizmadır. KSB kapasitesinin sınırlılığı, kaynağın depolama ve işleme görevleri arasında paylaştırılmasından ortaya çıkmaktadır. Örneğin, bilginin işlenmesi için büyük bir çaba gerekiyorsa depolama kapasitesi daralır (örn. karmaşık matematiksel işlemler sırasında, sayıları akılda tutmak zorlaşır). Bu özellikleriyle KSB bir darboğaz niteliği taşır.

KSB’nin kapasitesinin 7 (±2) birim ile sınırlı olduğu kabul edilmektedir. Bu 7 sayısı rakam, sözcük, kavram ya da imge olabilir. Bu nedenle asıl önemli olan “birim” sözcüğüdür. Birim, çeşitli şekillerde gruplanmış rakam, harf, sözcük vb. organizasyonları da içermekte ve gruplama gibi stratejiler yardımı ile KSB’nin kapasitesi yükseltilebilmektedir.  KSB’nin son görevi, bilgiyi uzun süreli belleğe transfer etmektir.

Uzun Süreli Bellek:KSB’den gelen işlenmiş bilginin  süresiz olarak depolandığı kısımdır. Araştırmacılar, USB’nin kapasitesi konusunda, bugüne kadar herhangi bir sınır tanımlayamamışlardır. USB’deki bilgiler birçok farklı kod ve biçimlerde saklandığı için, belleğin bu bileşeninde hacimden çok işlevler önem kazanmaktadır. Örneğin, tamamen unutulduğu sanılan bilgiler, doğru ipuçları ile ya da bazen kendiliğinden yıllar sonra bile anımsanabilmektedir. USB’deki bilginin kalıcılığı pek çok faktöre bağlıdır: Bilginin kodlanması, anlamlandırılması, geçmiş bilgilerle ve bellekteki şemalarla bağlantılandırılması, zaman zaman tekrar edilmesi ya da kullanılması ve geri çağırılması sırasında kullanılan yöntem ve ipuçları gibi…

Unutmanın en hızlı olduğu aşama kısa süreli bellek aşamasıdır. USB’de de unutma olur ancak bu, KSB’deki kadar hızlı değildir. Bir bilginin zamanla silinmesi, yokolması mümkündür. Ancak bazen de bilgi tamdır, bir zarar görmemiştir ama ona ulaşmak zordur. Örneğin, çok iyi bildiğiniz bir ismi hatırlayamamak gibi. Bazen bu bilgi, birden ve hiç beklemediğiniz bir anda aklınıza gelebilir. Geriçağırma süreci, siz farkında olmadan da devam edebilir. Doğru ipuçları ya da doğru patikalar bulunduğunda bilginin tamamına ya da sağlam kalan kısmına ulaşmak mümkün olur. Bunun gibi deneyimlerimiz bize, öğrendiklerimizi unutmamak için bazı yöntemler geliştirmeyi öğretmiştir. Örneğin, yeni bir sokak ismi öğrendiğimizde, (diyelim ki, “Aşiyan sokak”) bunu unutmamak için, “annemin doğduğu semtin isminden aklıma gelsin”  diyebilirsiniz. Bunun gibi ipuçları, bilgiyi geriçağırma aşamasında kullanacağımız yönü ve patikayı belirlemek açısından işe yarar. Bir benzetme yapmak gerekirse, “Oduncunun Çocukları” masalında, Hansel ve Gretel’in, ormanda kaybolmamak ve geri dönebilmek için, geçtikleri yollara tuz dökmeleri gibi… Dolayısıyla, hatırlama ve unutma tümüyle bizden bağımsız süreçler değil, bizim kontrol edebildiğimiz ve üzerindeki kontrolü arttırabileceğimiz süreçlerdir.

Bu üçlü sınıflandırmanın yanısıra, başka bellek sınıflandırmaları da yapılmıştır. Örneğin Tulving 1972’de USB’yi episodik bellek ve semantik bellek olmak üzere ikiye ayırmıştır. Episodik bellek, kişisel deneyimlerle ilgilidir. Örneğin, gittiğiniz son filmi hatırlamanız episodik bellekle ilgilidir. Semantik bellek ise dili, anlamları ve grameri içeren kelime bilgisi, genel dünya bilgisidir. Örneğin, Paris’in Fransa’nın başkenti olduğunu, Atatürk’ün, Türkiye Cumhuriyetini kurduğunu, bütün kralların erkek olduğunu hatırlamak semantik belleğe örnektir. Semantik bellek, bilginin kazanıldığı durumun bilinçli olarak hatırlanmasını gerektirmez.

Öte yandan, Craik ve Lockhart (1972), Bilgi İşleme Düzeyleri adını verdikleri kuramlarında, bilginin üç farklı düzeyde işlendiğini ve bu aşamada oluşan farklılığın, hatırlamayı da etkilediğini öne sürmüşlerdir. Bu yaklaşıma göre bilgi, yüzeysel (fiziksel, görsel), orta (sessel) ve derin (anlamsal) olmak üzere üç farklı düzeyde işlenmektedir. Sözcüğü yalnızca fiziksel özelliklerine göre kodlamak (örn. hece sayısı, uzunluğu, puntosu vb.) sığ bir öğrenmeye yol açar. Sessel özelliklerine dikkat etmek (örn. içinde “ş” harfi olduğu, vurgusu vb.) daha iyi bir öğrenme sağlar. Anlamsal bir kodlama ise daha derin bir işlem içerdiğinden (örn. sözcüğü bir cümle içinde kullanmak) en iyi öğrenmeyi sağlar.

Belleğin yapısı ile ilgili olarak geliştirilen bu temel yaklaşımlar, aynı zamanda bilgi işleme sürecini de tanımlamaktadır

Yeni Bilgi / Uyaran

Duyusal Bellek/ Kayıt

görsel

işitsel

dokunsal

.

.

.

KSB

Çalışma Belleği

Geçici Depo

Kodlama

karşılaştırma

karar verme

anlamlandırma tekrarlama

depolama

geriçağırma

USB

Kalıcı Depo

anılar

bilgiler

şemalar

temsiller

KSB’ye transfer yoksa bilgi silinir

(UNUTMA)

USB’ye transfer yoksa bilgi silinir

(UNUTMA)

Hatırlanan bilgi


Bilgi İşleme Süreci:

Bilgi dikkat mekanizması yardımıyla sisteme girer ve sistemde ilerler. Bu mekanizma tarafından seçilmeyen bilgi dışarıda kalır. Birinci aşama, bilginin kaydedilmesidir. Dikkat mekanizması ile duyusal kayıt içine giren bilgi, görsel, işitsel vb. kodlara ve temsillere dönüştürülerek KSB’ye aktarılır. KSB ise bilgiyi daha ileri düzeyde işlemek için USB’de varolan şemalara ya da temsillere başvurur. Harflerin tanınması, bunların bellekte temsillerinin olmasını gerektirir. Harflerin sözcüklere dönüştürülmesi ve bu sözcüklerin bir anlam ifade etmesi de aynı sürecin bir uzantısıdır. Örneğin, “su” sözcüğünü anlamak için öncelikle s ve u harflerinin zihnimizdeki temsilini bulmamız, sonra bu iki harfi birleştirerek bir organizasyon yapmamız ve bunu bir sözcük olarak algılamamız, daha sonra da bu sözcüğün zihnimizdeki temsiline ulaşarak ona bir anlam vermemiz gerekir. Aynı işlem, cümleler, paragraflar ve fikirler için de geçerlidir. Ya da gördüğünüz şeyin bir yılan olduğunu anlayabilmeniz için zihninizde yılanlara ilişkin görsel bir temsilin (şemanın) olması gerekir. Bunun bir kobra yılanı olduğunu anlayabilmek için ise zihninizdeki yılan şeması ile bağlantılı olarak kobra yılanlarına ait bir temsilin de bulunması gerekir.  Kobra yılanından korkup kormamanız ise yine bu temsilin içerdiği bilgilere bağlıdır. Örneğin belleğinizde, “bütün yılanlar tehlikelidir” şeklinde bir bilgi yer alıyorsa, gördüğünüz yılanın cinsine bakmadan da ondan korkarsınız. KSB’nin gelen bilgiyi işleme aşamasında başvurduğu bu yollar, bilginin anlamlandırılmasına, dönüştürülmesine ve USB’ye aktarılmasına yarar.

USB’deki temsiller ya da şemalar, bebeklikten başlayarak oluşturduğumuz zihinsel yapılardır. Bebek karşılaştığı her uyaran için, belleğinde bir temsil oluşturmaya başlar. Bu temsil tamamlanana kadar, o uyarana dikkat etmeye ve onunla ilgili bilgi toplamaya devam eder. Temsil oluştuktan sonra ise uyarana yöneltilen dikkat azalır ve dikkat yeni uyaranlara yönelir. Örneğin her bebek, çevreyi algılamaya başladığı andan itibaren, annesinin ya da kendisine bakım veren kişinin yüzünü tanımaya çalışır ve zihninde bu yüzün görsel bir temsilini oluşturur. Bu temsil bir kez oluştuktan sonra da annesini (ya da bakım veren kişiyi) her gördüğünde onun yüzü ile zihnindeki temsili hızlı bir biçimde karşılaştırarak onu tanır. Tanımanın gerçekleşmesi, onun, dikkatini artık diğer uyaranlara da yöneltebilmesini sağlar. Zihinsel temsil ve şemalarımız, dünyayı anlama ve anlamlandırmamıza, deneyimlerimizden yararlanmamıza ve sorunlar ile başa çıkmamıza yarayan önemli araçlardır.

Bilişsel şemaların, insanın varoluşunu sürdürme ve yarınlara kalabilme ihtiyacının bir ürünü olduğu söylenebilir. Dünyayı anlamak, aynı zamanda yaşamsal tehlikeleri ve tehditleri de tanımak ve bunların üstesinden gelmek anlamına gelir. Dünyaya ve dünyadaki kendimize ilişkin şemalarımız, bu kontrol duygusunun gelişmesini, ilkel kaygılardan kurtularak kendimizi güvende hissetmemizi ve dikkatimizi gelişmeye yöneltmemizi sağlar. Gelişmenin ardında, keşfetme, keşfetmenin ardında da merak vardır.  Merak duygusu, bir anlamda, kişinin belleğindeki bilgileri arkasına alma rahatlığı ile onlara yenilerini ekleme isteğinin bir sonucudur. Belleğinde, düzenlilik bilgisi olmayan kişi, meraklı değil, kaygılıdır ve dikkatini gelişmeye değil, savunmaya yöneltmiştir. Bu düşünce doğrultusunda, gerçekçi şemaların oluşmasını ve bunların fazla dikkat gerektirmeyecek şekilde kullanılmasını sağlayan, normal bir bilgi işleme becerisinin, gelişimsel bir işlevselliği olduğunu öne sürmek yanlış olmayacaktır.

Kaygı ve Öğrenme

Araştırmalar, beyinde katekolamin (stres sırasında salgılanan nörotransmitter) miktarındaki artışın akılda tutulan bilgi oranını arttırdığını, depolamayı olumlu etkilediğini ve yakın bilgilerin hatırlanmasını kolaylaştıdığını göstermektedir. Bu sonuç, öğrenme için orta düzeyde bir kaygıya ihtiyaç olduğunu ve herhangi bir kaygı olmadan öğrenmenin zor olduğunu göstermektedir. Ancak çok yüksek düzeyde kaygı, dikkatin dağılmasına neden olmakta, bilginin alınmasını ve organizasyonunu güçleştirmektedir.

Öğrenme yorgunluk yapar mı?

Sinir hücrelerinin dayanıklılığı kas hücrelerininkine oranla daha fazladır. Kas hücresi uyaranı aldıktan hemen sonraki ikinci bir uyarana cevap vermekte zorlanabilir. Örneğin, ardarda gelen hızlı toplara kaçırmadan vurmak zordur. Kas hücrelerinin tepki hızı ve ardarda gelen uyaranlara cevap verme süresi sinir hücrelerininkinden daha uzundur. Buna cevapsızlık süresi denir. Kasların, cevapsızlık süresini kullanmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde kısa sürede yorgunluk oluşur. Buna karşılık sinir hücrelerinin cevapsızlık süresi çok daha kısadır. Bu nedenle, sinir hücresi ardarda gelen uyaranlara daha kolay cevap verebilir ve kas hücresi kadar kısa sürede yorulmaz.

Uzun bir çalışmadan sonra yorulan, daha çok bedendeki kaslardır.  Bedenimize dikkat edersek, örneğin gözlerimizin, boynumuzun ya da sırtımızın yorulduğunu farkedebiliriz. Bedensel ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra, zihnimiz genellikle çok uzun süreler verimli şekilde çalışabilir. Zihinsel yorgunluk diye ifade edilen şey, daha çok sıkıntıdır. Başağrısı gibi belirtiler, beyindeki yorgunluktan çok, gerginlik, sıkıntı ve yüksek kaygıyla ilişkili olabilir.

 Ancak öğrenmenin beyinde gerçekleşen kimyasal sürecinde üretilen maddelerin yapımı, birikmesi ve protein sentezinin tamamlanması için düzenli bir yaşam ve yeterince dinlenmek şarttır.

ETKİLİ ÖĞRENME STRATEJİLERİ

Zihnimizin yapı ve işleyişini bilirsek onu daha etkili kullanarak zihinsel yetilerimizi güçlendirebileceğimiz düşüncesiyle, bu noktaya kadar zihnimizin yapı ve işleyişi üzerinde durduk.  Bu noktadan sonra, etkili öğrenme ve hatırlama teknikleri üzerinde duracağız.

Güdülenme ve İlgi

Öğrenmek ve öğrenileni hatırlamak için herkesin bir gerekçeye ihtiyacı vardır. Belleğimiz,  bu gerekçelerin kuvveti ölçüsünde gelişir.  Örneğin, bir çocuğun belleği müthiş bir hızla gelişmektedir. Çünkü dünyayı öğrenmesi gerekmektedir. Bu önemli bir güdülenmedir.

Bir deneyde, şempanzeyi kafeste uzun süre aç bırakırlar. Daha sonra kafesine üzüm veren bir makina koyarlar ve şempanzenin  eline de makinayı çalıştırabilecek jetonları verirler.  şempanze, üzümlere ulaşana kadar çok çeşitli denemeler yapar ve sonunda jetonun makinaya atıldığını keşfeder. İkinci aşamada beyaz ve mavi jetonlar verirler. Beyaz jetonu atınca bir üzüm, mavi jetonu atınca iki üzüm düşmektedir. Şempanze, bunu keşfettikten sonra, yalnızca mavi jetonları kullanmaya başlar. Burada şempanzenin öğrenmesini güdüleyen, açlık dürtüsüdür. Bir kez öğrenince bir daha unutma olmamıştır.

Kendi deneyimlerinizden hatırlayın. Tanıştığınız birçok insanın adını bile hatırlamadığınız halde, ilgi duyduğunuz insanlarla ilgili neredeyse bütün ayrıntıları aklınızda tutabilirsiniz öyle değil mi? Kadın, iş seyahatinden uçakla dönen kocasını havaalanında karşılar. Adam o sırada yanlarından geçen hostese “iyi günler Miss Tracy” deyince, karısı adını nasıl öğrendiğini merak eder. Kocası da hostesin isminin, monitörde yazdığını söyler. Bu kez kadın, “peki hayatım, hostesin adı yazıyorsa, mutlaka pilotun da adı yazıyordur, onu söyleyebilir misin?” diye sorar..

Seçici dikkatimiz, ilgi duyduğumuz şeylere yönelecek şekilde çalışmaktadır. Bu nedenle öğrenmek ve hatırlamak için iyi bir gerekçemiz yoksa, belleğimiz de kendini yormamaktadır. Güdülenme, teknenin motorunu çalıştırmak gibidir. Tekne hızla sizi istediğiniz yere götürür. Güdülenme yoksa, teknenin ilerlemesi için sizin sürekli kürek çekerek güç sarfetmeniz gerekir.

Sizin de belleğinizi güçlendirmek için mutlaka bir nedeniniz olmalıdır. Başarılı olmak, terfi etmek, zamandan kazanmak, hayranlık uyandırmak, hayatınızı kolaylaştırmak, çok bilgili görünmek gibi…

Isınma

Nasıl ki kas hücrelerimizin, tam harekete geçmeden önce ısınmaya ihtiyacı varsa, sinir hücrelerimiz de tam anlamıyla aktive olmak ve verimli bir performansa ulaşmak için ısınmaya ihtiyaç duyarlar. Yeterince ısınmamış bir zihinle çalışmaya başladığımızda zorlandığımızı hissederiz. Ani sorulan sorular karşısında tıkanıp kalmamız, sabahın ilk saatlerinde yapılan bir toplantıda verimli olamamamız, sınavın ilk anlarında kafamızı yeterince toplayamamamız bu ısınma eksikliğinin bir sonucudur. Beynimizdeki ısınma, nöronların belli bölgeler dahilinde aktive olmasıyla mümkün olur. Aktivasyon, tıpkı bir taşın suya atıldığında yarattığı dalgalar gibi, genişleyerek yayılır. Bu nedenle, iyi bir ipucu zihnimizde pek çok çağrışım başlatır. Duyduğumuz bir sözün, bize yıllarca önceki bir anımızı hatırlatması bununla ilişkilidir. Yaşanan her yeni deneyim, daha önce yaşanmış olan benzerlerini çağrıştırır. Bu nedenle, bir başarısızlık yaşadığımızda aklımıza geçmişteki diğer başarısızlıklarımız da gelir. Ateşlenen bir nöron, kendisine en yakın olan ya da bağlantılarının en güçlü olduğu diğer nöronları da harekete geçirir. Kazmanın küreği, çekicinin çiviyi çağrıştırması bu yüzdendir.

Zihindeki aktivasyon, eskilerin hatırlanmasıyla birlikte yeni bilgilerin alınması için de bir uyanıklık sağlar. Yeterince aktive olmamış bir zihine yeni bilgi girişi zordur. Çünkü, belleğin yapı ve işleyişi, öğrenmenin verimli olabilmesi için eski bilgilerin hatırlanmasını, mevcut şemaların aktive olmasını gerektirmektedir. Yeni bilgi, ne kadar eski bilgi temeline oturur ve onunla entegre olursa o kadar iyi özümsenir.

Bu doğrultuda, verimli bir zihinsel performans için ısınmanın önemi oldukça açıktır. Öyleyse, ısınmak için neler yapmalıyız? Bu sizin ihtiyacınıza göre farklı yöntemler denemenizi gerektirecektir.

Örneğin, eğer günün ilk saatlerinde, zihninizi toplamakta güçlük çekiyor ve işe nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, bir gece önceden 10 dakikanızı ayırıp, ertesi günün ilk saatlerinde yapacağınız işleri planlayabilir ve not edebilirsiniz. Yarattığınız bu aktivasyon, zihninizin gece boyunca kendisini bu plana hazırlamasını sağlayabilir. Ayrıca aldığınız notlar da ertesi günkü ısınmayı çabuklaştıracaktır.

Ya da önemli bir toplantı öncesinde, konuyu zihninizde kısaca gözden geçirmeniz ve birkaç not almanız, daha toplantıya girmeden ısınmanızı ve çabuk konsantre olmanızı sağlayabilir.

Bir okuma materyaline yoğunlaşmanız gerekiyorsa, bir an önce okumaya başlamanız ve 15 dakika sonra ara verip, kendinizi denetlemeniz ısınmanıza yardımcı olabilir. Bu noktadan sonra, daha iyi anladığınızı ve daha çabuk ilerlediğinizi görebilirsiniz.

Elbetteki, yeterli uyku, dinlenmiş ve zinde bir beden, sağlıklı beslenme gibi unsurların zihindeki hazırlığa katkılarının çok büyük olduğu da herkesce bilinen bir gerçektir.

Dikkat

Öğrenilen ve sonra da hatırlanan şey dikkat edilen şeydir. Bu ilke, bilgi işleme sürecinin temel ilkesidir. Daha önce de belirtildiği gibi, bilginin sisteme girişi, dikkat mekanizması sayesinde gerçekleşir. Seçici dikkat bazı bilgilerin sisteme alınmasını, diğerlerinin de dışarıda bırakılmasını sağlar. Ancak dikkat mekanizmasının işlevi burada bitmez. Algılanan bilginin işlenmesi için dikkatin odaklanması ve sürdürülmesi de gerekir. Bu doğrultuda, dikkat zihinsel işlevler için temel bir enerji kaynağına benzetilebilir. Yeterli düzeyde dikkat yoksa, öğrenme ve hatırlama gerçekleşmez. Bu nedenle, de herhangi bir öğrenme sürecinde dikkatin öğrenilen malzemeye yönelik olması çok önemlidir.

Bazen okuduğumuz ya da dinlediğimiz halde anlamayız. Bu, çoğunlukla anlama kapasitemizle ilişkili değil, dikkatimizi yeterince toplayamamamızla ilişkilidir. Eğer böyle bir durum varsa öncelikle bunu farketmek gereklidir. Farketmezseniz, örneğin işyerinizde saatlerinizi bu şekilde harcayabilirsiniz. Farketme için zihinsel performansınızı sık sık yoklamalısınız. Bunun için örn. her 10-15 dakikada bir dikkatinizin ne derece yaptığınız işe ya da uğraşıya yönelmiş olduğunu kontrol edebilirsiniz.

Eğerdikkatinizin başka bir noktada olduğunu farkediyor ve bir türlü asıl odaklamak istediğiniz işe odaklayamıyorsanız, o zaman zihninizi neyin meşgul ettiğini bulma ve onunla ilgili olarak, o anda yapabileceğiniz birşey olup olmadığına karar verme yoluna gidebilirsiniz. Örneğin aklınız yarım bıraktığınız bir işte kalmışsa, belki de öncelikle o işi bitirmeyi tercih edebilirsiniz. Ya da bir arkadaşınızı aramak ve onunla konuşmak ihtiyacı içindeyseniz, belki de önce onu aramak ve sonra yeniden asıl uğraşıya dönmek sizin için daha iyi bir yol olabilir. Yarım kalmış işler zihnimizi daima meşgul eder (Zeigarnik etkisi).

Zeigarnik,tamamlanmamış işlerin, tamamlananlardan %50 daha fazla hatırlandığını göstermiştir.  Bir araştırmada deneklere bir görev verilmiş, ancak, tamamlamalarına fırsat verilmeden hemen ardından bir başka görev daha verilmiştir. Kontrol grubunun ise verilen görevleri tamamlaması sağlanmıştır. Sonuçta, deneysel grubun, verilen görevleri kontrol grubuna kıyasla daha fazla hatırladıkları tespit edilmiştir.

Bir başka deneyde, ABD’li deneklere, eyalet isimleri sorulmuştur. denekler, hatırlayabildikleri kadar isim söyledikten sonra, 30 dk. süreyle başka bir görev verilmiş ve bu sürenin sonunda hatırlayabildikleri yeni eyalet isimleri olup olmadığı sorulmuştur. İkinci aşamada, deneklerin ortalama 5 tane daha eyalet ismi hatırladıkları görülmüştür.  Bu araştırma, belleğin yarım kalmış işini tamamlamaya çalıştığını göstermektedir.

Yarım kalmış işlerin ve çözülmemiş sorunların zihnimizi daha fazla meşgul edeceğini gözönüne alırsak, iyi bir zaman yönetimi ile işleri yarım bırakmamaya çalışmakta yarar vardır. Bu, dikkatimizin  “şimdi ve burada”ya odaklanmasına büyük oranda yardımcı olur.

Bazen de dikkatimiz, daha cazip olan başka bir alternatife yönelir. Örn. Dışarı çıkmak, TV seyretmek, sohbet etmek vb… Bu tür aktivitelere de ihtiyacımız vardır ve bu ihtiyaçlarımızı yerinde ve zamanında karşılamak bize doygunluk verir. Bunları lüzumsuz görmek  ya da daima ertelemek, ruh sağlığını ve dolayısıyla zihinsel performansı olumsuz etkiler. Bu nedenle zamanınızı iyi planlayarak, sosyal ve duygusal ihtiyaçlarınızı olabildiğince doyurarak yaşarsanız, dikkatinizi yaptığınız işe odaklamakta çok büyük zorluk çekmezsiniz.

Eğerherşeye rağmen dikkatiniz dağılıyor ve istemediğiniz düşünceler zihninize üşüşüyorsa, oturup aklınızdan geçen herşeyi yazabilirsiniz. Örneğin birine kızgınsanız, ona olan öfkenizi sözcüklere dökmek, öfkenizin hafiflemesini sağlayabilir. Zihniniz, o an yapmakta olduğunuz değil de gelecekte yapacağınız işlerle meşgul ise muhtemelen gelecekle ilgili bir kaygı taşıyorsunuzdur. Kaygınızın neyle ilgili olduğunu bulmanız ve kağıda dökmeniz, işe yarayabilir. Bu da yetmiyorsa belki geleceğe ilişkin küçük bir planlama sizi rahatlatabilir. Eğer bir konuda kararsızsanız, neden kararsız kaldığınızı yazmak, karar vermenize değilse bile zihninizin berraklaşmasına ve rahatlamanıza yardımcı olabilir. Yazma yöntemi, dikkatinizi dağıtan düşünce ve duyguların yoğunluğunu azaltmanıza ve hatta bazen onları tüketmenize yardım eder. Sizi meşgul eden her düşünce ve her duygu size aittir ve dikkate değerdir.  Onlara yerinde, zamanında ve yeteri kadar önem verirseniz,  dikkatinizi çelmekten vazgeçerler.

Ancak dikkat, çoğu zaman kişinin ruh sağlığı ile  içiçedir ve bazı psikolojik sorunlar dikkat süreçlerini doğrudan etkiler. Eğer bütün çabalarınıza rağmen dikkatinizi toplayamıyorsanız, kendi kendinize çözümleyemiyeceğiniz bir sorunla karşı karşıya olabilirsiniz. Bu durumda, profesyonel bir yardımdan yararlanabilirsiniz.

Konsantrasyon (Dikkatin Sürdürülmesi)

Konsantrasyon, dikkatin, çeldiricilerden etkilenmeden kesintisiz olarak bir işe odaklanabilmesidir. İki üç yaşındaki bir çocuğun konsantrasyon süresi çoğunlukla saniyelerle ya da birkaç dakika ile sınırlıdır. Çok ilgisini çeken bir uyaran olduğunda bu süre en fazla 15-20 dakikaya çıkar. Gelişimimiz boyunca bu süre yavaş yavaş artar ve yetişkinlik döneminde saatler düzeyine ulaşabilir. Ancak bu süre, yapılan işe, işin uyandırdığı duygulara, fiziksel ve ruhsal sağlık durumumuza bağlı olarak değişmektedir.

Konsantrasyonumuzu nasıl güçlendirebiliriz?

Etkin Dinleme

Sinir sistemimiz, dakikada 200-250 sözcüklük bir konuşma hızını takip edebilme ve anlama kapasitesine sahip olmasına karşın, normal bir konuşmanın hızı dakikada 40-70 sözcük arasında değişmektedir. Bu da dinleme eylemini gerçekleştirirken, sahip olduğumuz kapasitenin dörtte bir ya da altıda birini kullandığımız anlamına gelir. Böylece dinlemede olduğumuz her dakika içinde zihnimiz 160-180 kelimelik bir süre boş kalır ve kısa düşünce yolculuklarına çıkabilir. Bu durum dikkatin dağılması için de uygun bir fırsat yaratır. Bunun sonucunda bazen, çıktığımız düşünce yolculuklarından geri dönmeyi unutabilir ve anlatılandan tümüyle uzaklaşabiliriz.

Okuma, yazma ve düşünme faaliyetlerinde kontrol tümüyle bizim elimizdedir. Oysa dinleyerek öğrenme sürecinde bir başka insan ile etkileşim halindeyizdir. Konuşma onun kontrolünde, dinleme, dinlediklerimizi anlama ve bilgiyi depolama bizim kontrolümüzdedir. Etkin bir dinleyici olursak, payımıza düşen süreci kendi yararımıza işletiriz.

Nasıl etkin dinleyici olunur?

Not Tutma

Birçok kişi gerek öğrenciliğinde, gerekse iş yaşamında  iyi not tutamadığından yakınır. Oysa birkaç kritik noktayı dikkate aldığımız takdirde iyi not tutmamak için bir neden kalmaz.

Nasıl iyi not tutulur?

Bu aşamada iki farklı yöntem önerilecektir. Bunlardan ilki, düz yazı şeklinde not tutmayı tercih edenler için, ikincisi de şematik not tutmayı tercih edenler içindir.

1. Yöntem: Düz Yazı ile Etkili Not Tutma

2. Yöntem: Işınsal Öğrenme Ağı

Bir kağıdın ortasına, konuyu temsil eden bir kavram yazılır.  Bu, tüm kağıda yayılacak kavram ve düşünce ilişkilerinin merkezini temsil eder. Her yeni başlık, konu ya da kavram, çizgi ve oklarla, merkezdeki kavram ile birleştirilir. Başlangıçta, her yeni ilişki, güneşten yayılan bir ışın gibidir. Daha sonra, yörüngedeki kavramlar arasında da dallanmalar oluşur. Bu dallanmalar içinde, anahtar sözcükler, cümlecikler ve şekiller kullanılabilir. Önemli olan, mümkün olduğunca sembolik çalışmak, yani sözcüklerin temsil etme gücünü çeşitli şekillerde arttırmaktır. Bunun için noktalama işaretleri, şekiller, oklar, kesik ve düz çizgiler, renkler, basit resimler kullanılabilir.  Bunlar, ışınsal öğrenme ağının içerdiği bilgiyi zenginleştirir. Ağ içindeki farklı dallar arasında da bağlar kurulabilir. Gerekirse, farklı dallar ya da bölümler, balon içine alınarak numaralandırılabilir.

Işınsal öğrenme ağı, mantık ve hayal gücünün bir arada kullanılmasını sağlar. Bir başka deyişle, beynin sağ ve sol yarımküresinin bir arada, birbirini destekleyecek şekilde çalışmasını sağlar. Bu, aynı zamanda zihnimizin de görsel bir temsili gibidir. Çünkü, zihnimizdeki bilgiler, bir kitaptaki gibi alt alta dizilmiş satırlar, cümleler halinde sıralanmaz. Tıpkı ışınsal öğrenme ağındaki gibi, farklı bölgelerde, birbirinden farklı uzaklıkta ve birbirlerine çeşitli düzeylerde bağlanmış bilgi modülleri olarak temsil edilir. Dallanmalar ne kadar zengin olursa, çağrışımlar da o kadar güçlü olur. Bir bölgenin aktive olması, diğer bölgelerin de aktivasyonunu sağlar. Işınsal öğrenme ağı, bir anlamda, zihnimizin yapı ve işleyişinin, kağıt üzerindeki temsili gibidir. “Öğrenmede Zihnin Etkili Kullanımı” konusunun, ışınsal öğrenme ağı ile şematize edilmesinin bir örneği şekilde gösterilmektedir.

Ayrıca doğadaki birçok oluşum, belli bir kaynaktan dağılma ve dallanarak ağ oluşturma şeklinde ortaya çıkar. Örneğin, ağaç hem toprağın altındaki kökün dallanarak yayılması, hem de toprağın üzerindeki gövdeden çıkan dalların çoğalması ile gelişir. Çiçekler  önce tomurcuk, sonra onun etrafında gelişen yapraklar ile oluşur. Örümcekler, ağlarını aynı sistem ile örerler. Galaksiler de benzer bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde, beyin hücreleri de bir ağ tabakası şeklinde dallanarak gelişir. Bu doğrultuda, ışınsal öğrenme ağı, evrendeki bu gelişim ilkesi ile tam olarak uyumludur.

Okuma

Okumayı kolaylaştırmak ve okuma hızını arttırmak için son yıllarda çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Çoğu insan hızlı bir okuyucu olmak için bu yöntemleri öğrenmeye yönelmiştir. Ancak bu yöntemlerde karşılaşılan en büyük sorun, okunanların büyük bir kısmının akılda tutulamamasıdır. Bilgi derinlemesine işlenmedikçe ve bellekteki temsili güçlendirilmedikçe, sisteme daha fazla bilgi sokmanın bir yararı yoktur. Ne kadar hızlı okuduğumuz değil, okuduklarımızı anlayıp anlamadığımız, geri dönmek zorunda kalıp kalmadığımız ve bilgiyi sonradan hatırlayıp hatırlamadığımız önemlidir. Bir başka deyişle, gözün hızı değil, anlamları kavramanın hızı önemli olmaktadır.

O halde, okumayı kolaylaştırmanın bir yolu yok mudur? Muhakkak ki vardır. Okuma belli bir organizasyon içinde yapıldığı takdirde kolaylaşır. Öncelikle, okumaya başlamadan önce, konuyla ilgili geçmiş bilgi ve düşüncelerinizi hatırlamaya çalışın. Bu, zihninizin harekete geçmesine ve sizin de ısınmanıza yardımcı olacaktır. Okuma hızı yönünden önerilebilecek başka bir yol da, sözcük sözcük okumak yerine, anlamlı bir cümleyi bir bakışta kavrayabilecek şekilde okumaktır. Bu yetenek, okuma eylemi ve dikkatin yoğunlaştırılmasıyla doğru orantılı olarak artmaktadır.

Aşağıda, okumayı kolaylaştırmak için geliştirilmiş ve yıllardır yaygın olarak kullanılan bir  yöntemden sözedilmektedir.

Arama ve Tarama Yöntemleri: Arama (skimming) ve tarama (scanning) iki önemli okuma tekniğidir. Arama tekniğinde, okuma materyalinin ana fikrini bulmak ve kavramsal bir çerçeve oluşturmak hedeflenir. Bunun için, başlıklar, ilk paragraf, son paragraf, özet, sonuç gibi bölümler önce okunur.

Taramada ise, yazının tümü hızlı göz hareketleriyle taranır ve dikkat çekici örnekler, sözcükler, terimler, cümleler bulunur.

Arama ve tarama yöntemleri, zihindeki bilgi patikalarının, ve temsillerin  canlanmasına, kolay aktive olmasına, sonuç olarak bilginin daha çabuk kavranmasına yardımcı olmaktadır.

Her iki teknik de kapsamlı bilimsel kitapların ya da makalelerin okunmasında yararlı olur. Bu tür tekniklerden yararlanmamak, bir maraton parkurunda emekleme hızıyla ilerlemek gibidir. Oysa arama ya da tarama yapmak, kitabın ya da makalenin ana fikrinin, kapsamının, temel kavramlarının ve bakış açısının kavranmasına yardımcı olacak, bunun ardından yapılacak dikkatli bir okuma çok daha hızlı ilerleme olanağı sağlayacaktır.

Bu tekniklerin bir başka avantajı da arama ve tarama sırasında, kitabın ilgi çekici hale gelmesi, merak ve okuma isteği uyandırmasıdır. Örneğin, arama yöntemini uygulayarak başladığınız kitabı farkında olmadan okumaya da başlayabilirsiniz.

Yapacağımız iş üzerindeki kontrolümüz arttıkça o işle ilgili kaygımız  azalır. Kaygı genellikle kontrol edemeyeceğimiz endişesinin yarattığı bir duygu durumudur. Arama ve tarama gibi teknikler uygulamak, kavramsal kavrayışımızı güçlendirdiği için okuduğumuz materyal içinde kaybolmamızı önler, hakimiyet ve kontrol  kazandırır ve kaygıyı azaltır.

Bu tekniğin amacı, bütünden ayrıntıya inmektir. Önce resmin tamamını, sonra da ayrıntıları kavramak, okuma sürecini daha etkili kılmaktadır.

Aktif Katılım

Araştırmalar, öğrenme sürecinde pasif dinleyici, okuyucu ya da izleyici olmak yerine aktif katılımda bulunmanın hem beyinde yapısal değişiklikler yarattığını hem de öğrenilenlerin kalıcılığını arttırdığını ortaya koymaktadır.

Örneğin, Rosenzweig’in 1984’de yaptığı araştırmada çevresel uyaranlar bakımından zenginleştirilmiş bir laboratuvar ortamına konulan farelerin beyin hücrelerindeki bağlantıların arttığı ve bundan ötürü beynin üst tabakasının (korteks) kalınlaştığı bulunmuştur. Aynı araştırmada, bir grup fareye de dışarıdan, bu zenginleştirilmiş ortamdaki fareler izlettirilmiş ve izleme eyleminin beyinde bir değişiklik yaratıp yaratmadığına bakılmıştır. Ancak bu farelerin beyinlerindeki üst tabakanın,  fakir ortamdaki fareler kadar ince kaldığı bulunmuştur. Bu sonuçlar, öğrenmede ve gelişmede etkinliğe doğrudan katılımın önemini göstermektedir.

Rosenzweig’in araştırması, pasif dinleme ya da izlemenin iyi bir öğrenme yöntemi olmadığını, katılımlı, etkileşimli ve uygulamalı öğrenme biçimlerinin bilginin kalıcılığı yönünden daha etkili olduğunu da ortaya koymaktadır.  Bu bulgu, neden genellikle kuramsal bilginin pasif biçimde alındığı okul yaşamında değil de iş yaşamında ve uygulama içinde daha çok şey öğrendiğimizi de açıklamaktadır.

ETKİLİ HATIRLAMA STRATEJİLERİ

Unutma ve Yanlış Hatırlama

Neler Unutulur?

İsimler, rakamlar, tarihler, istenmeyen şeyler, zor öğrenilenler, inanç ve değerlere ya da önyargılara ters düşen bilgiler, daha önceki bilgilerle entegre edilmeyenler, çok kısa sürede öğrenilenler, rastgele edinilen bilgiler, üzerinde yeterince düşünülmeyenler, anlaşılmayanlar, tekrarlanmayanlar, kullanılmayan bilgiler, yorgun, hasta, kaygılı ya da bıkkınken hatırlanmaya çalışılanlar…

Neden Unuturuz?

Geçen yıl hangi filmlere gitmiştiniz? Son okuduğunuz kitabın ne kadarı aklınızda? İlkokul arkadaşlarınızdan kaçının adını hatırlıyorsunuz? Son zamanlarda duyduğunuz ilginç fıkraları anlatabilir misiniz?

Bu sabah kahvaltıda ne yediniz? Dün ne yemiştiniz? Ya bir hafta önce? Bu sorulara yanıt verirken moraliniz bozulmasın. Unutma evrensel ve işlevsel bir olgudur. İnsanın akıl sağlığını koruması açısından gereklidir. Gereksiz olan her türlü bilgi unutulur. Belleğimiz, hatırlamaktan çok, unutma eğilimi içindedir.

Yeni bir bilgi, alındıktan sonraki ilk 24 saat içinde silinmeye başlar. Unutmanın birçok nedeni vardır.

Unutma konusundaki ilk kuramlardan biri Freud’a aittir. Bu kurama göre, insanlar uzun süreli belleklerindeki bazı bilgileri bastırarak bilinçaltına iterler. Örneğin, acı verici bir anı, korku uyandıran bir durum ya da kişi, yapılmak istenmeyen bir iş gibi… Bu mekanizma bilinçaltı işlediğinden kişi bunun farkında değildir. Freud’un unutma olgusuna getirdiği açıklama, günlük yaşamdaki unutma ya da iyi hatırlayamama sorunlarından çok geçmiş yaşama ilişkin öznel ve duygu yüklü anılarla ilişkilidir.  Tamamen bilinç dışı bir olgu olarak görüldüğü için de Freud’un yaklaşımı daha çok psikanalitik süreçde anlam kazanmakta ve kullanılmaktadır.

Öte yandan bilişsel bakış açıları, unutmayı açıklarken, genellikle bilginin bellekteki yolculuğunda iki farklı noktaya dikkati çekmektedir. Bunlardan birincisi, bilginin belleğe alındığı kodlama aşaması, ikincisi de  kodlanan ve uzun süreli bellekte depolanan bilginin oradan  geri çağırılması  aşaması… Bu yaklaşımlara göre, ya dikkat mekanizması iyi işlemediği ve bilgi başlangıç aşamasında iyi kodlanmadığı için hatırlama güçleşir, ya da kodlamada bir sorun olmadığı halde geri çağırma aşamasında doğru ipuçları ve patikalar kullanılmadığı için orada sağlam durmakta olan bilgiye ulaşılamaz.

Bazen  bilgi belleğimizde varolduğu halde, onun izlerine ulaşamayız. Örneğin, çok iyi bildiğimiz birinin ismini hatırlayamamak gibi. Bu durumda, unutma yalnızca bir hatırlamamadır. Genellikle de geçici bir unutmadır.

Başka bir yaklaşıma göre kısa süreli bellekte işlenen bilgiye ait bellek izleri bozulduğu için unutma gerçekleşir. Uzun süreli belleğe aktarılan bilgi yaşam boyu varlığını sürdürmesine rağmen, ona ulaşmak için gerekli olan izler bozulduğu için hatırlama gerçekleşmez. Bu daha çok, kısa süreli belleğin kodlama sorunundan kaynaklanır. Bu görüşe karşı olan bazı bilim adamları da bellek izlerinin zamanla zayıflayarak kaybolduğunu öne sürerler.

Daha farklı bir bakış açısına göre de unutma, biriken çok sayıda bellek izinin birbirine karışmasından dolayı ortaya çıkar. Bunun için mutlaka bellek izinin zayıflaması gerekmez. Bu durum birbirine benzer çok sayıda zihinsel malzemenin birikmiş olmasından olabileceği gibi, birini diğerlerinden ayıracak uygun ipuçlarının olmayışından da kaynaklanabilir. Bu unutma şekli, çok yoğun çalışmaların ardından başımıza gelebilir. Örneğin sınavdan bir gün önce çok yoğun bir ders çalışma sonucunda, bilgilerin birbirine karışması ve yanlış hatırlanması ihtimali çok yüksektir. Yeterince özümsenmeyen bilgi izleri birbirine karışabilir ve birbirini ketleyebilir.

Neler hatırlanır?

Merak edilenler, dikkat edilenler, derin (anlamsal) kodlananlar, tekrarlananlar, geçmiş bilgilerle bağlantılandırılanlar, kişiyi doğrudan ilgilendirenler, iz bırakanlar (olağanüstü, şaşırtıcı, sevindirici, üzücü olaylar), birden fazla duyumla işlenen bilgiler, fiziksel beceriler…

Yanlış Hatırlama

Ne kadar hatırladığımız değil, hatırladığımızın doğru olup olmaması daha önemlidir.  Son yıllarda yapılan birçok araştırma, kişilerin belleklerini yeniden yapılandırma özelliğine sahip olduklarını ve  bu nedenle de hatırladıkları şeylerin her zaman doğru olmadığını göstermektedir. Örneğin, bir araştırmada, yetişkin deneklere, çocukluklarında bir alışveriş merkezinde kayboldukları öyküsü anlatılmış ve deneklerin çoğunun bu öyküye inanarak, ayrıntıları rapor ettikleri görülmüştür. Görgü tanıklığıyla ilgili çalışmalarda da yanlış hatırlamadan kaynaklanan yanlış ifadelere çok fazla rastlanmaktadır. Örneğin görgü tanıkları, şüpheliyi teşhis etmeleri istendiğinde, gösterilenler arasında şüpheli olmasa da birini seçme eğiliminde olmaktadırlar. Yapılan bir başka araştırmada, %90 yanlış teşhis oranı saptanmıştır.

Bir kadın, incili bir iğnesini kaybetmiş. Yakınlarına anlatırken, iğnenin 50 bin lira büyüklüğünde bir altın ve etrafında küçük incilerden oluştuğundan sözetmiş. Aradan bir süre geçtikten sonra polise gitmiş ve 100 bin lira büyüklüğünde bir altından etrafı incilerle süslü iğnesini kaybettiğini söylemiş. İğne yine bulunamamış ve en sonunda gazeteye ilan vermiş. İlanda, etrafını iri incilerin süslediği, 250 bin lira büyüklüğündeki som altından iğnesini kaybettiği yazıyormuş. Bir süre sonra tavanarasında bulduğu iğnesinin, 50 bin lira büyüklüğünde, toplu iğne başı kadar incilerlerle çevrili, ayarı düşük ve kararmış bir altından ibaret olduğunu görünce şaşırmış.

Gerçeğin kendisinden çok, hatırlamak istediklerimizi hatırlarız.  Ayrıntılardan çok, olayın genel hatlarını ya da özünü hatırlama eğilimimiz vardır. Ayrıntıları,  zihnimiz yeniden üretebilir ya da yoktan varedebilir. Çünkü zihnimiz boşlukları doldurma eğilimine sahiptir. Bu algılamada da böyledir. Eksik bir şekli zihnimiz tamamlar.  Örneğin, bir tarafı tamamlanmamış bir daireyi biz yine de daire olarak algılarız.

Tamamlama ve bütünleme eğilimimiz, belleğimizi, kendimize ve dünyaya ilişkin şemalarımıza göre kullanmamıza da yol açar. Örneğin, kendimizi “başarılı” bir insan olarak tanımlıyorsak, daha çok başarılarımızı hatırlarız. Ya da insanları “güvenilmez” buluyorsak daha çok bununla ilgili anılarımızı hatırlarız. Bu şemalarla uyuşmayan bilgileri de çarpıtabilir ve yanlış hatırlayabiliriz. Bir çatışma sonrası, tarafların olayı kendi lehlerine anlaşılacak şekilde anlatmaları yalnızca bilinçli bir çarpıtma değil, çoğu zaman da farkındalık dışı bir yanlış hatırlamadır.

Bunun önüne geçmenin yollarından biri, hatırladıklarımızn doğruluğunu sık sık denetlemektir.

Etkili Kodlama ve Hatırlama İlişkisi

Kodlama, sisteme giren bilginin, depolanabilecek ve gerektiğinde geri çağırılabilecek bir şekle dönüştürülmesi işlemidir. Bellekte tutulan bilginin niteliği ve niceliği ile bilginin nasıl kodlandığı arasında yakın bir ilişki vardır.  Güçlü bir kodlama, güçlü bir geri çağırma ve hatırlama performansı yaratır.

Hatırlama sürecini başlatan şey ise ipuçları yardımıyla bilginin geri çağırılmasıdır. Geri çağırma, kısa süreli bellek işlevleri arasında yer alan ve çoğunlukla uzun süreli bellek izlerinin kullanılmasını gerektiren bir süreçtir.  Bilginin geri çağırılma süreci,  daima bazı uyarıcılar tarafından başlatılır. Resim, koku, ses, görüntü, soru vb. Bunlara geri çağırma ipuçları denir. Örneğin, telefondaki ses, sizi arayanın kim olduğuna ilişkin bir ipucudur. Bu ipucundan yola çıkarak o kişiye ilişkin bilgileri belleğinizden geri çağırırsınız. Sorular da bilginin geri çağırılması için ipucu görevi görürler. Eğer sorular, bellekte kodlanmış olan bilgi ile uyumlu ise, bir başka deyişle bellekteki bilgi sorulan soruya yanıt oluşturabilecek özelliği taşıyor ise, kodlama ve geri çağırma süreçleri arasında bir uyum var demektir. Bu durumda hatırlama performansı yüksektir. Örneğin,  birisinin, size tatilde gittiğiniz şehirin nüfusunu sorduğunu varsayalım. Bu soru, yanıtı sizin belleğinizde varsa bir ipucudur. Eğer bu konu sizi ilgilendirdi ise ve bu bilgiyi kodladıysanız,  bu soru o bilgiyi geri çağırmanıza yardımcı olur. Bu durumda canlı bir hatırlama bekleyebiliriz. Ancak şehirin nüfusu sizi pek fazla ilgilendirmediyse ve dikkat etmediyseniz bu soruya yanıt verebilmek için, sınırdan girerken tabelada gördüğünüz rakamı hatırlamaya çalışabilirsiniz. Bu durumda hatırlama performansının düşük olması muhtemeldir.  Kodlama ve geriçağırma arasındaki benzerlik ne kadar yüksek ise hatırlama da o derece güçlüdür.

Yukarıda ele alınan, güdülenme, ısınma, dikkat, konsantrasyon, etkin dinleme, not tutma ve okuma gibi konuların hepsi güçlü bir kodlama ve sonrasında güçlü bir hatırlama  ile doğrudan ilişkilidir. Bu bölümde de bunlara ek olarak, hatırlamayı güçlendiren diğer yöntemler ele alınacaktır.

Anlam Kazandırma

Anlamlı olan ve daha da ötesinde sizin için bir anlam taşıyan bilgi daha çok aklınızda kalır. Örneğin, üniversite yaşamınızdan neleri hatırlıyorsunuz? Herşeyi mi, yoksa bazılarını mı? Hatırladıklarınızı neden unutmadınız? Mutlaka otobiyografinizde size bir anlam ifade ettiği için.. Örneğin, çok sevdiğiniz bir hocanızdan aldığınız övgüleri mi daha iyi hatırlarsınız, yoksa onun derste anlattığı konuları mı?

Futbol meraklısı bir adamın karısı, kocasına tanıştıkları günü hatırlayıp hatırlamadığını sorar. Adamın cevabı şöyledir: “Nasıl unuturum? O gün maç vardı ve biz karşı takımı, son dakikada penaltıdan attığımız golle yenmiştik!”

Bizi ilgilendirenler kendiliğinden zihnimizde yer ederler. Bu nedenle öğrendiklerimize bir anlam kazandırmak çok önemlidir. Bu noktada yukarıda üzerinde durduğumuz güdülenme ve hedef belirleme konuları önem kazanmaktadır. Eğer öğrenme ve hatırlamanın sizi hedefinize ulaştıracak bir anlamı varsa, taşıdığı anlam artacak ve öğrendiklerinizin zihninizde kalma ihtimali yükselecektir. Hedeflerinizi sık sık gözden geçirerek güdülenmenizi arttırabilir ve öğrenme sürecinize anlam kazandırabilirsiniz.

Tüm Duyumlardan Yararlanma

Kassal öğrenme, bilgilerin kalıcılığını arttırır. Bu nedenle, bisiklete binme, araba kullanma gibi beceriler kolay unutulmaz. Zihinsel verimi arttırmak için de kassal öğrenmeden yararlanmak mümkündür. Örneğin okurken yüksek sesle tekrarlamak kassal öğrenmeyi de içereceğinden yararlıdır. Yapılan bir deneyde, deneklerin ağzına kurşun kalem sıkıştırılmış ve bir metni okuyup akılda tutmaları istenmiştir. Bu deneklerin hatırlama performanslarının düşük olduğu bulunmuştur. Normal bir okuma sürecinde farkında olmadan da dil kaslarımızı çalıştırırız. Dolayısıyla bunu bilinçli olarak arttırmanın verimimizi de arrtıracağını söylemek yanlış olmayacaktır. Tekrarlama ve sessel katılımın öğrenmeyi güçlendirdiği kanıtlanmıştır. Bir başka araştırmada da yeni tanışılan kişinin adını tekrar etmenin, hatırlamayı %35 arttırdığı bulunmuştur.

Tekrarlama

Hatırlamaya yardımcı teknikler kullanılmadan öğrenilen ve tekrar edilmeyen bilgilerin %70-80’inin ilk 24 saat içinde unutulduğu öne sürülmektedir. Bu oran, bilginin türüne, öğrenme koşullarına ve kişiye göre değişse de unutma olgusunun, belleğimizde ne kadar hızlı gerçekleştiğinin  ve bu gerçekle başaçıkmak için birşeyler yapılması gerektiğinin çarpıcı bir göstergesidir. Bilginin tekrarlanması ile hatırlanması arasında direkt bir ilişki vardır. Ancak hatırlamada tekrarlamanın özelliği de önem kazanmaktadır. Örneğin ezberleme, bilginin pasif bir şekilde tekrar edilmesi ile gerçekleşen bir bilgi koruma yöntemidir. Özümseyerek tekrarlamada ise bilgi bellekteki diğer bilgilerle ilişkilendirilir ve anlamsal bir işleme sağlanır. Araştırmalar ve deneyimler, ezberlemenin, bilginin kısa süreli depolanması için etkili ve gerekli bir yöntem olduğunu ancak bunun yanısıra, özümsenerek işlenen bilginin uzun vadede daha iyi hatırlandığını göstermektedir. Çünkü bilgi bu yolla genişletilmekte ve bellekteki patikaları çoğaltılmaktadır.

Yetişkinler, tekrarlamayı çocukça ve gereksiz bulabilirler. Peki öyleyse neden pazarlamacılar, ürünlerini tanıtmak için aynı reklamı defalarca tekrarlıyorlar ve izleyici de (hoşuna gidiyorsa) her seferinde reklamı baştan izliyor dersiniz? Bu sorunun yanıtı, tekrarın sihirli gücünde gizlidir. Duyulan şeyin yalnızca bir kez bile tekrar edilmesinin, hatırlamayı %25-%100 oranında arttırdığı bulunmuştur (Dr. Schweitzer).

En etkili tekrar, bilginin alındığı ilk gün yapılan tekrardır. Böylelikle bilgi henüz kayba uğramadan onu tazelemek, pekiştirmek ve kalıcı belleğe yerleştirmek mümkün olur. Örneğin bir öğrencinin, dersden çıktıktan 15 dakika sonra yaptığı bir tekrar, ilk saatlerdeki hızlı unutmayı önleyecektir. Ya da herhangi bir konuyu kendi kendinize çalışıyorsanız, bütün bir kitabı bir seferde okuyup öğrenmeye çalışmak yerine her bölümden sonra önce o bölümün başına sonra da kitabın en başına dönüp kısa bir tekrar yapmanız bilgiyi silinmeye mahkum etmekten kurtarmanız ve tazelemeniz anlamına gelir.  Hatta daha kısa aralıklarla yapılan tekrarlar, konunun daha iyi özümsenerek okunmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, 5 dakika okumadan sonra tekrar etmek gibi…

Yeni bilgiler için, tekrar yapmadan geçirilen her yeni gün, öğrenmenin ve hatırlamanın daha da  güçleştirilmesine yol açar. Örneğin öğrencinin dersi yalnızca sınıfta dinlemesi ve sınava kadar da hiç tekrar etmemesi, öğrendiği ilk bilgilerin belleğinde giderek soluklaşmasına neden olacağından hem eski bilgiyi hatırlamakta zorlanır, hem de dersin akışı içindeki yeni bilgileri öğrenirken, belleğinde eski bilgilerin sağlam bir temsili oluşmadığından, bağlantı kuracak bir adres bulamaz ve entegrasyon yapamaz. Bu da yeni bilgiyi öğrenmesini giderek olanaksız bir hale getirebilir. Birçok öğrenci bu nedenle, birkaç kez derse girdikten sonra “anlamadığı” gerekçesiyle derslere devam etmeme ya da (devam zorunluluğu varsa) derste hayal kurmayı tercih etme yolunu seçmekte ve sınavdan önce yoğun bir çalışma programı ile açığını kapatmaya çabalamaktadır. Ancak bu yöntem genellikle başarısızlıkla sonuçlanır, çünkü sınav öncesi maraton çalışmalar, bilginin özümsenerek işlenebilmesi için gereken tekrarlara zaman bırakmaz. Tekrarlama  zamana yayılır ve farklı zamanlarda yapılırsa, bilgi daha iyi hatırlanmaktadır. Farklı zamanlarda farklı bağlamsal kodların kullanılması da kodlama zenginliği yarattığı için geriçağırmada etkili olmaktadır.

Aralıklı yapılan tekrarların, üstüste ve sürekli yapılan tekrarlardan daha etkili olduğu belirtilmektedir. Örneğin, üstüste 10 tekrar yapmak yerine, bir saat arayla 5’er tekrar yapmak daha yararlıdır. Buna “aralama tekniği” denilmektedir. Aralama tekniği, ısınma ve aktivasyon kuramıyla da ilişkilendirilebilir. Başlangıçta yapılan ilk tekrarlar, nöral ve zihinsel aktivasyon sağlayarak, belli bir ısınma zemini yaratmakta, sonraki tekrar ise bu ısınma nedeniyle bilginin daha çabuk içeri alınmasına yardımcı olmaktadır.

Eski Bilgilerle Bütünleştirme

Bilginin yalnızca tekrar edilerek ezberlenmesi, kısa süreli bir depolama sağlar. Oysa eski bilgilerle bağlantılandırılan ve onlara yakın kodlanan yeni bilgiler hem daha kolay hatırlanır, hem de daha kalıcı olur. Uzun süreli hatırlama için, bilgide parça bütün ilişkisi çok önemlidir. Öğrendiğiniz her yeni bilgi için belleğinizde bir şema, bir temsil ya da bir bilgi kırıntısı arayın ve yeni bilgiyi buna entegre ederek anlamaya, kavramaya ve tekrar etmeye çalışın. Her tekrarda bilginin farklı yönlerini ön plana çıkartırsanız daha zengin bir kodlama yapacağınızdan, çok daha kolay hatırlarsınız.

Yeni bir konuyu öğrenmeye başlıyorsanız, daha önce o konuyla ilgili öğrenmiş olduklarınızı gözden geçirin. Bu hatırlama, mevcut şemaların aktive olmasını sağlayacak ve bilginin belleğinize girişini kolaylaştıracaktır.

Anlatma

Kodlama ve hatırlamayı güçlendiren bir başka yöntem de öğrenilen bilgiyi kendi sözcüklerinizle başkalarına anlatmanızdır. Bu, son derece etkili bir öğrenme tekniğidir. Bu egzersiz, hem bilginin sağlam bir biçimde kodlanmasını ve depolanmasını sağlar, hem de bilginin geri çağırılması için eşsiz bir hazırlık oluşturur.  Bu hem fonetik ve semantik bir tekrarlama, hem zihinsel ve bedensel olarak aktif katılım ve etkileşimde bulunduğunuz bir süreç, hem bağlamsal ipuçlarını arttırma fırsatı, hem de kendinizi sınama yöntemidir.  Öğrendiklerinizi anlatırken, aynı zamanda incelikli bir tekrarlama da yaptığınız için bilgi, bellekteki eski malzeme ile iyice bütünleşir. Öğrendiklerinizi anlatacak kimse olmadığı ya da başkalarıyla böyle birşey yapmaktan hoşlanmadığınız için hemen vazgeçmeyin. Bu yöntemi, karşınızda biri varmışçasına kendi kendinize de uygulayabilir, hatta kendinize soru da sorabilirsiniz.

Bağlamsal Kodlara Dikkat Etmek

Bağlamsal kod, bilginin öğrenildiği kaynakla ilişkilidir.  Örneğin, yeni tanıştığınız bir insanı hangi ortamda tanıdığınıza ilişkin bilgi, bağlamsal bilgidir. Daha sonraki bir zamanda o kişiyi başka bir ortamda gördüğünüzde, ve kim olduğunu hatırlamaya çalışırken, önce onunla tanıştığınız yerin aklınıza gelmesi, bağlamsal koddan yararlandığınız anlamına gelir. Ya da nereden tanıdığınızı bulmaya çalışmanız, zihninizdeki bağlamsal kodu arama çabanızı yansıtır. Anının kendisi ile kaynağı bazen birbirinden kopar. Örneğin, her hafta uğradığınız kasabınızı otobüste gördüğünüzde kim olduğunu bir türlü çıkaramamak gibi… Bu tür bir unutma özellikle yaşlılarda görülür. Sizin anlattığınız bir olayı başkasından duymuş gibi size anlatabilirler. Bağlamsal bilginin çabuk silinmesi, genellikle dikkatin yetersiz olmasından ve derinlemesine işleme yapılmamasındandır (Brown ve Craik, 2000).  Bilginin kodlanması aşamasında, bağlamsal bilgilere de dikkat etmek, güçlü bir kodlama için önemlidir. Örneğin, bilgiyi kimden aldığınız, nerede okuduğunuz, o sırada nasıl bir ortamda bulunduğunuz vb..

Bilgiyi kodlarken kullandığınız ipuçları ile geri çağırırken kullandığınız ipuçları ne kadar birbirine benzerse, hatırlama da o oranda güçlenir. Örneğin işinizle ilgili yeni bir bilgiyi, uygulama ortamında öğrenmenizin, bağlamsal ipucu oluşturmanıza katkısı büyüktür. Uygulama ortamında, sonradan bu bilgiyi geri çağırmanıza yardımcı olacak birçok bağlamsal ipucu oluşturmak mümkün olur.

Bağlam-Duygu İlişkisini Yeniden Yaratmak

Ayşe günlüğünü kaybetmişti ve yaklaşık iki aydır bulamıyordu. Birgün bir aşk romanı okurken telefon çaldı. Kalkıp telefona koşarken, belleğinde bir ışık yandı. Elini koltuğun minderinin altına soktu ve günlüğünü buldu. Bu nasıl olmuştu? Ayşe bu olaydan iki ay önce de evde oturmuş, duygusal bir biçimde günlüğünü okuyordu. O sırada telefon çaldı ve telefona giderken günlüğü ortada kalmasın diye onu koltuğun minderinin altına koydu. Ancak o anki ruh hali içinde yaptığı şeyi sonradan tümüyle unuttu. Bunu hatırlamasını sağlayan şey, benzer bir duygu durumu ve bağlam ilişkisini yakalamış olmasıydı.

Bu gibi unutmalarda, durumu, eylemi ve o andaki ruh halinizi hatırlamaya çalışmanız işinize yarayabilir. Başlangıç anını canlandırın ve izlenimlerinizi kendi haline bırakın. Buna “kur ve bırak” yöntemi denilmektedir.  Bir genç kız, nişan yüzüğünü kaybetmiştir. İlk aklına gelen, yazlık evleri olur. Ancak hayır! Tatil dönüşü yüzüğün parmağında olduğunu hatırlar. Zihni kendi akışında ona bir yol çizmektedir. Önce aklına yazlık evin lavabosu gelir. Daha sonra işyerindeki lavabo ve farklı lavabolar… Biraz sonra birden aklı başına gelir. Çantasını açar, içindeki sabun kutusunu çıkarır ve sabunun altına yapışmış olan yüzüğünü bulur.

Benzer durumlarda aklınıza ilk gelen ipuçları çoğunlukla yanlış ipuçlarıdır. Ancak çağrışımlarınızı kendi haline bıraktığınızda sizi doğru ipuçlarına götürebilir. Örneğin, tanıştığınız bir kişinin adını hatırlamaya çalışıyorsunuz. Çok iyi biliyorum”S” harfiyle başlıyordu diyorsunuz ve aklınıza “Serhat” ismi geliyor. Ama biraz sonra doğru ismin “Ferhat” olduğunu hatırlıyorsunuz. İlk akla gelen yanlışlar, peşlerinde doğruları getirebilirler. Belleğinizin güvenilmez bir aygıt olduğunu düşünerek ona haksızlık etmeyin.

Ancak bazen de bağlamsal ipucu bir türlü çağrışmadığı için doğruyu hatırlamayabilirsiniz. Bu nedenle, alışkanlıklarınızın olması ve yaşamınızda belli bir düzen kurmuş olmanız sizin için avantaj olacaktır. Örneğin, hangi nedenle olursa olsun hiç bir zaman eşyalarınızı farklı yerlere koymayın.

Organizasyon

Bilginin bellekteki organizasyonu, kodlama ve geriçağırmanın gücünü etkileyen çok önemli etkenlerden biridir. : “Kafam o kadar dolu ki, herşeyi birbirine karıştırıyorum” şeklindeki ifadeler hiçbirimize yabancı değildirAslında hiç bir zaman zihnin doluluğu ile hatırlama performansı arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Çünkü ilk bölümde de belirtildiği gibi, uzun süreli bellek için belli bir kapasite belirlenememektedir. Ancak iyi organize edilmeyen bilgiler, zihnin yorulmasına yol açtığından bu ifadede doğruluk payı da yok değildir. Eğer akılda tutulacak çok fazla bilgi varsa bunları sistematik bir biçimde organize etmeye çalışmak gerekir.

Zihindeki organizasyon, dış dünyadaki organizasyon ile yakından ilişkilidir. Günlük yaşamdaki düzen ve planlılık, doğrudan zihine yansımaktadır. Bu nedenle,  gerçekçi hedefler, olumlu bir stres düzeyi ve sağlıklı ilişkiler içinde yaşamak, tamamlayabileceğimiz oranda işin altına girmek ve mümkün olduğunca geride yarım kalmış iş bırakmamak, zihinsel organizasyon açısından son derece önemlidir.

Bunun ötesinde,  zihnin bağımsız olarak  da çeşitli organizasyon yöntemlerini kullanmasında yarar vardır.  Bu yöntemlerden biri de mnemonik (hatırlamaya yardımcı) tekniklerdir.

Mnemonik (hatırlamaya yardımcı) teknikler: 1993 yılında Londra’da yapılan bellek şampiyonasının birincisi, 2 dakikalık aralıklarla sunulan 100 sayıyı ezberlemiş, yarım saat içinde 8 deste oyun kağıdının sırasını ezberlemiş ve hatasız olarak hatırlayabilmiştir. Yarışmanın ikincisi, 100 kişinin ismini 15 dakika içinde öğrenerek doğru bir biçimde sıralayabilmiştir. Şampiyonaya katılan bir diğer yarışmacı ise Blackpool’daki otellere ait 15000 telefon numarasını ezbere söylemiştir.

Bu kişiler, sanıldığı gibi üstün bir zekaya sahip oldukları için değil, mnemonik teknikler ile eğitildikleri ve bunları iyi kullandıkları için üstün bir bellek performansı göstermektedirler. 

Mnemonik terimi Eski Yunan’da bellek tanrıçası olarak bilinen “Mnemosyne”den gelmektedir. Eski yunan hatipleri, uzun konuşmaları hatırlamak için çeşitli stratejilerden yararlanmışlar ve özellikle yerleştirme (loci) tekniğini kullanmışlardır.  Mnemonik teknikler, hatırlanacak malzemelere farklı anlamların yüklenmesi mantığına dayanmaktadır. Bu teknikler, bellekte daha önceden hazır bulunan bilgilerin yeni bilgileri çağrıştırması esası ile işler.

Mnemonik tekniklerin temelinde en az üç önemli varsayımın yer aldığını belirtilir. Birincisi, somut nesneler, soyut kavramlardan daha iyi hatırlanır. İkincisi, somut nesnelerle, hatırlanması gereken bilgiler arasında bağlantı kurulması hatırlamayı kolaylaştırır. Üçüncüsü de somut nesnelerin görsel imgeleri sözel bilgilerin hatırlanmasını kolaylaştırır. Aşağıda, bellekte daha fazla bilginin tutulabilmesini sağlamak için kullanılabilecek mnemonik tekniklerden, en çok kullanılan üç örnek verilmiştir.

Yerleştirme (loci): Loci, latincede “yer” anlamına gelmektedir. Bu teknikte, bir dizi sözcük, zihinde canlandırma yoluyla, iyi bilinen bir mekan içinde belirli yerlere yerleştirilir. Öncelikle  yerleştirme yapılacak olan mekanın zihinsel imgesi iyice netleştirilir. Örneğin, odanız, eviniz, eviniz ile işiniz arasındaki yol, arabanızın içi, bölüm binanız, çocukluğunuzdan çok net hatırladığınız anneannenizin evi gibi… Bir sonraki adımda, öğrenilmek istenen sözcüklerin zihinsel imgeleri, bu zihinsel mekandaki nesneler ile eşleştirilir ve zihinsel bir yerleştirme yapılır. Bilginin hatırlanması aşamasında da bu yerleşim alanında zihinsel bir yürüyüş yapılır.

Zincir: Bu teknik, bilginin belli bir sırada hatırlanmasını gerektiren seri öğrenme görevlerinde kullanılır. Sistem, iki basamaktan oluşmaktadır.  İlk olarak, öğrenilecek her malzemenin görsel imgesi oluşturulur. İkinci olarak, her malzemenin görsel imgesi ile bir sonraki malzemenin görsel imgesi arasında bağlantı kurulur. Böylelikle, hatırlanması gereken maddeler, o maddelere ait görsel imgeler aracılığı ile zincir şeklinde birbirine bağlanır.  Bu sistem içinde kullanılan bir diğer yöntem de görsel imgeleri kullanarak öykü oluşturmaktır.

Bağlama: Bu yöntemde kişi kendisi için, benzer koşullarda kullanabileceği sabit bir sayısal imge sistemi oluşturur ve yeni gelen dizisel bilgiyi bu sisteme bağlar.  Bu sistemde, her sayı için bir imge seçilmektedir. Örneğin, “1” sayısı için buzdolabı, “2” sayısı için terazi, “3” sayısı için üçgen gibi imgeler belirlenir ve gözde iyice canlandırılarak belleğe yerleştirilir. Sistem istenildiği kadar genişletilebilir.  Bir sözcük listesinin öğrenilmeye çalışıldığını düşünürsek, listedeki her bir sözcük sırasına göre, önceden oluşturulan bu anahtar üzerinde belli bir sayısal imgeye bağlanır. Örneğin, hatırlanması gereken listenin ilk sözcüğünün “tavşan”  olduğunu varsayarsak,  bu sözcüğü, “1” rakamının imgesi olan buzdolabına bağlamamız gerekir. Bunun için buzdolabının içinde bir tavşan hayal edebiliriz. Ya da sırtında buzdolabı taşıyan bir tavşan… Bağlanmış görsel imgelerin akılda kalıcılığı onların ilginçlik düzeyine de bağlı olduğundan, imge oluştururken buna dikkat etmekte yarar vardır. Sabit sayısal imge sistemi  kullanarak  yüzlerce maddeyi aklınızda tutabilirsiniz.

Mnemonik teknikleri kullanarak, akılda daha fazla şey tutmak mümkündür. Ancak bu teknikleri etkin bir biçimde kullanabilmek, uzun eğitim oturumları gerektirmektedir.  Ayrıca bu teknikler, genel bir bellek güçlenmesi yaratmayıp, yalnızca bazı görevlerde performans artışı sağlarlar. Yine de belli öğrenme evrelerinde mnemonik tekniklerden yararlanmak mümkündür (Er, 2000).

Bellek, sınırlı bir kapasitede, sınırsız bir işlem gücü ile çalışan bir mekanizmadır. Başka bir deyişle, sisteme giren bilgi sınırlanır, ancak bu bilginin işlenmesi için kullanılabilecek gücün bir sınırı yoktur. Ne kadar arttırmaya çalışsak da sınırlılık daima varolacaktır ve zihnimizin buna ihtiyacı vardır. Dikkat mekanizmasının görevi de sisteme giren bilgileri sınırlayarak, zihinsel organizasyonu korumaktır. Sorun bellek kapasitesinin sınırlılığı değil, bilginin sonradan hatırlanabilecek şekilde işlenebilmesidir. Bu da belleğin sınırsız işlem gücü ile ilişkilidir.  Bu gücü arttırmak bizim yapabileceğimiz birşeydir. Zeka düzeyleri aynı olduğu halde, insanlar farklı bellek performanslarına sahiptir.

 KAYNAKLAR

 Baddeley, A. (2000). Short term and working memory. In E. Tulving ve F.I.M. Craik (Eds). The Oxford Handbook of Memory. Oxford: University Press.

Balbernie, R. (2001). Circuits and circumstances: the neurobiological consequences of early relationship experiences and how they shape later behaviour. Journal of Child Psychotherapy, 27(3), 237-255.

Baltaş, A. (1993). Stres Altında Ezilmeden Öğrenmede Ve Sınavlarda Üstün Başarı. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Bower, G.H. (2000). A brief history of memory research. In E. Tulving ve F.I.M. Craik (Eds). The Oxford Handbook of Memory. Oxford: University Press.

Brothers, J ve Eagan, E.P.F. (1991). 10 Günde Kusursuz Bellek. İstanbul: Cep Kitapları A.Ş.

Brown, S.C. ve Craik, F.I.M. (2000). Encoding and retrieval of information. In E. Tulving ve F.I.M. Craik (Eds). The Oxford Handbook of Memory. Oxford: University Press.

Duyar, M.S. (1996). Fotografik Hafıza Teknikleri. Ankara: Yeni Stratejiler Eğitim Hizmetleri Limited Şirketi.

Er, N. ( 2000 ). Belleğimizi geliştirmek mümkün mü? Türk Psikoloji Bülteni, 2(5), 100-106.

Er, N. (1995). Bilişsel psikolojinin bilişsel bilimler içindeki yeri. Türk Psikoloji Bülteni, 3, 6-9.

Er, N. (1997). Çalışma belleğinin yapısal ve işlemsel kapasitesinin incelenmesi. Türk Psikoloji Dergisi, 12(39), 1-21.

Juola, J.F. (1986). Cognitive psychology and information processing: Content and process analysis for a psychology of mind. In R.E. Ingram (Ed). Information Processing Approaches to Clinical Psychology. Academic Press, California, 51-74.

Nilson, N.G. (1995). İnsan öğrenmesi ve bellek: Bilişsel bir bakış açısı. (Çev. Belgin Ayvaşık). Türk Psikoloji Bülteni, 3, 10-14.

www.sinancanan.tripod.com/mss.htm


YUKARI