Yerel İşletme Logo

Kritik Yıllar 31 Ocak 2014

Dr. Psk. Yeşim Türköz

Margaret Mahler:     Ayrılma – Bireyleşme Kuramı

Mahler, bebeğin biyolojik doğumunun  psikolojik doğum ile aynı olmadığı görüşünü geliştirmiş ve “psikolojik doğum” kavramını getirmiştir.  Ona göre, ayrılma-bireyleşme evresi, çocuğun anne-çocuk ortak zarından çıkmasını gerektiren bir ikinci doğum evresidir. Bu yumurtadan çıkış, en az biyolojik doğum kadar kaçınılmazdır.

Bu yaklaşımda, “ayrılma” ya da “ayrı oluş” terimi, anneden ve anne yoluyla dünyadan ayrı oluş duygusunun, ruh içinde başarılması anlamında kullanılmaktadır.

0-6: Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin öncülleri

Normal Otistik Evre (0-1)

Normal Ortakyaşamsal  (Sembiyotik) Evre (1-6)

Normal otistik dönemde bebek, varsanısal arzu doyumunda kendine yeterlidir. Somatopsişik düzeneklerle homeostasis sağlamaktadır. Yenidoğanın ve çok küçük bebeğin, uyku durumu, uyanıklık durumundan daha fazladır.

Bu devrede bebek, dış uyaranlara kapalı bir psikolojik sistem içindedir. Henüz dış dünyaya yönelmemiş, anne ile arasındaki sembiyotik birlik içinde, fizyolojik ihtiyacının karşılanmasını bekler durumdadır. Tıpkı henüz açılmamış bir yumurtanın içindeki kuş yavrusu gibi, beslenme ihtiyacını oradaki stoktan karşılar. Annenin yumurtaya verdiği bakım, sıcaklık sağlamakla sınırlıdır.

Duyuların durumu, metaforik olarak kavramlaştırılarak, yaşamın ilk haftaları için “normal otizm” terimi kullanılmıştır. Çünkü bu aşamada bebek, gereksinimlerin doyumunun, kendi tümgüçlü, “koşulsuz” otistik yörüngesiyle bağlantılı göründüğü ilkel varsanısal bir yönelim bozukluğu içindedir.

Bebek günün büyük bir kısmını, yarı uyur durumda geçirir. Ancak açlık ve diğer psikofizyolojik gereksinim gerilimleri onu ağlatırsa uyanır ve doyuma ulaştığında, (gerilimlerden kurtulduğunda) yeniden uykuya gömülür. Bebek, adeta fizyolojik gelişimi kolaylaştırmak için, doğum öncesi duruma yaklaşan bir durumda kalarak uyarı aşırılıklarından korunur. Bu evrede bebek, henüz annesinin, kendi beden sınırı dışında bir varlık olduğunun farkında değildir (birincil narsisizm). Onun bu kapalı devre sistemden çıkıp, çevrenin duyusal farkındalığına ulaşmasını ve çevreyle temas etmesini de annelik bakımı sağlar. Ancak, dış uyaranlara yatırımın görece azlığı, dış uyaranlara yanıt verme yeteneğinin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bebek, geçici de olsa bir yanıt verme yeteneği taşır. Normal otistik evreyle daha sonraki evreler arasında sürekliliği sağlayan da bu geçici yanıt verme durumudur.

Bu ilk evrede annenin bakımı, bebeği içsel ve dışsal uyaranların bunaltıcı etkisinden korur. Annenin bu anlamda yatıştırıcı bir işlevi vardır.  Aksi halde, organizmik distres adı verilen bir durum ortaya çıkar ki, bu olgu, yeişkinlerde görülen panik reaksiyonların bebeklikteki öncülü olabilir. Anne, bebeğin kendi kapalı dünyasından dış dünyaya geçişini aşama aşama sağlar.

Bu evreyi, bebeğin, gereksinimlerinin doyumunun kendisi tarafından sağlanamadığını, kendisi dışından bir yerlerden geldiğini belli belirsiz farkettiği bir aşama izler. Bu aşamaya “koşullu” varsanısal tümgüçlülük adı verilir. Gereksinim nesnesi, içsel varsanısal nesneden derece derece dışarıya kayar. İkinci aydan itibaren,dışarıdaki gereksinim bağlantılı nesnenin, yani annenin farkına varma, normal ortakyaşamsal dönemin başladığını gösterir. Anne, bulanık bir şekilde, bir memnun edici olarak algılanır ve anneyle yaşanan deneyimin kopuk kopuk parçaları hatırlanır. Bu evrede bebek, annesi ve kendisini tümgüçlü bir sistem, ortak bir sınıra sahip ikili bir birim olarak algılar ve bu şekilde davranır. Ancak halen, “ben” henüz “ben olmayan” dan farklılaşmamıştır ve anneyle yaşanan kaynaşmışlık durumu devam etmektedir. Bebek, yaşamsal ortağına mutlak biçimde bağımlıdır. Anne de bebeğinin yardımcı beni olarak işlev görmektedir.

İnsan türünün kendini koruma işlevi ve bunun için gereken donanım, evrimsel olarak körelmiştir. Yenidoğanın ve küçük bebeğin, henüz nüve halindeki beni annenin teşvik edici bakımının coşkusal ahengiyle desteklenmelidir. Çocuğun yapısal ve işlevsel farklılaşması, bu sosyobiyolojik bağımlılık kalıbı içinde gerçekleşir.

Yaşamın ikinci ve üçüncü aylarında bebek, bütünsel beden duyumuyla, annenin kucaklayışını ve onun tutuşundaki basıncı hissederek, ona göre biçimlenmeye başlar. Bu ilk sığınak deneyimleri, onun yaşamsal ortağına alışmasında ve ona bağlanmasında rol oynar.

Bu evrede anne, bebeği beslerken, onunla konuşurken, ninni söylerken, onunla göz temasını teşvik ederse, onun kendisine bakmasını sağlar ve bunu sürdürürse (diğer koşullar da olumlu olmak kaydıyla), ortak yaşam en uygun biçimiyle yaşanır.

Hareketli insan yüzü, bebek için ilk anlamlı algıdır ve toplumsal gülümseme adı verilen gülümsemeyi  ortaya çıkarmaya yarayan bellek izidir.

Bu evrede fizyolojik gereksinimler, psikolojik arzulara dönüşmeye, duygulanımlar anne ile ilişkilenmeye başlar. Gereksinimler, aşamalı olarak istek ve dileklere, daha sonra da özlemlere dönüşmektedir.

Otistik kabuk çatlamaktadır. Anne imgesinin sınırları yavaş yavaş ortaya çıkar.

Bu ortakyaşamsal kalıp içinde yaşanan haz ve acı deneyimlerine koşut olarak, beden beni temsillerinin de sınırları çizilir ve ilk “beden imgesi” oluşmaya başlar.

Normal otizm ve normal ortakyaşam, normal bir ayrılma-bireyleşme sürecinin başlaması için önkoşuldur. Aslında bu evreler, kavramsal olarak ayrıştırılabilseler de önemli ölçüde içiçe geçerler. Ancak gelişimsel bir bakış açısından bakıldığında her evre, bireyin psikolojik gelişimine niteliksel açıdan farklı bir katkıda bulunur. Normal otistik evre, doğumdan hemen sonra rahim dışı psikolojik gelişimin pekiştirilmesini sağlar. Normal ortakyaşamsal evre de, sonraki insani ilişkilerin yeşereceği toprağın oluşumuna sahne hazırlar. Ayrılma-bireyleşme evresinin ayırt edici özelliği ise “ben” ve “öteki” sınırlarına ilişkin farkındalığın düzenli olarak artmasıdır. Bu artışa, kendilik duygusunun, gerçek anne-bebek ilişkisinin ve dış dünya gerçekliğinin farkına varmak eşlik eder.

6-36 Ay: Ayrılma-Bireyleşme Evresi

Altevreler:

6-10: Farklılaşma:

Ortakyaşamın doruk noktasına ulaştığı 4 ve 5. aylarda bebek annesiyle kurduğu bağ doğrultusunda, gülümsemesini seçici olarak annesine yöneltir.

6. ay civarında, ayrılma-bireyleşmeye yönelik bazı kararsız deneyler başlar. Bunlar, annenin saçını, kulaklarını ya da burnunu çekiştirmek, neyin onun bedenine ait olduğunu, neyin olmadığını (gözlük, kolye vb.) anlamaya çalışmak, onu daha iyi görebilmek için bedenini geri çekmek gibi davranışlarda gözlemlenebilir.

Farklılaşma evresinde bebek, bedensel farkındalığını arttırarak anneyle ilişki kurar. Bedenini, anne kucağına göre biçimlendirir. 6-7. aylarda, Mahler’in “yumurtadan çıkma” adını verdiği olguyla, bebek gelişimde yeni bir sıçrama başarır. Hareketlerde amaç yönelimlilik ve süreklilik başlamıştır. Artık anneyi (yüzünü mimiklerini) incelemekte ve onu başkalarıyla karşılaştırmaktadır. Annenin ne olduğuyla, dokunduğunda verdiği hisle, tadıyla, kokusuyla daha fazla ilgilenir ve onun tınısını yakalar. Annenin incelemesi bittikten sonra, dikkatini ötekilere yöneltir. Bu dönemde sosyal gülümsemeyle birlikte yabancıları inceleme ve yabancı korkusu da başlar. Ancak gelişim “normal” çerçevede devam ettiği müddetçe bunun yerini merak ve heyecan alır. Keşif atılımları başlar (zihinsel gelişim açısından da, şemalar oluşmaya başlamış ve yenilik tercihi gelişmektedir).

Yabancı korkusu, merak ve ilgiye üstün gelirse sosyalleşme süreci ve nesne sürekliliğinin ilk adımları zarar görür.

Winnicot’un tanımladığı geçiş nesneleri bu dönemde seçilmeye başlanabilir (kalıcı, yumuşak, esnek, sıcak ve tercihen beden kokusuyla dolu bir nesne).

Annenin tercih ettiği yatıştırma ya da uyarma örüntüsü bebek tarafından, kendi tarzında devralınmakta ve geçiş örüntüsü haline gelebilmektedir. Örneğin, memeden kesme döneminde çocuğunun bluzunu çekiştirmesine ve yaygara koparmasına engel olmak için, onu kucağında zıplatarak yatıştıran bir annenin bebeği, bu zıplamaları devralarak, bunu bir tür eğlenceye çevirebilir. Bu davranış onun sosyalleşmesine de katkıda bulunur. Çocuğunu son derece mekanik ve gergin bir şekilde sallayan bir annenin bebeği de bu sallanma hareketini devralarak, sanki annelik rolünü kendisi oynuyormuşçasına, ayna önünde sallanmaya başlayabilir. Ancak bu davranış onun sosyalleşmesine ve gelişimine bir katkıda bulunmayıp yalnızca görsel ve bedensel hazza hizmet edebilir.

Bütün normal bebekler, o ana kadarki edilgin kucak bebekliğinden bedensel anlamda ilk kopma denemelerini bu evrede başlatırlar. Annelerinin kucağından biraz uzakta durmayı denemek ya da onun kucağından aşağı kaymak isterler. Fakat bunu yaparken de annenin ayaklarına olabildiğince yakın durmaya çalışırlar.

Farklılaşma evresindeki karakteristikler, bir önceki ortakyaşamsal evreye çok bağlıdır. Ör. rahatsız (aşırı müdahaleci, boğucu) bir ortakyaşamsal evre geçiren bir bebek, yumurtadan çıkışa erken başlayarak, kendisini hızla bu rahatsızlıktan sıyırmaya ve farklılaşmaya çalışabilir. Ancak, temel güvenini yeterince oluşturmadan yapılan bu ilk denemeler, kaygının ve huzursuzluğun artmasıyla sonuçlanacaktır. Yoğun yabancı kaygısı ve yabancı tepkisi görülebilir. Bebeğin, “anneden başkaları” dünyasına güvenle uzanması ve ulaşması için, sağlam bir güven dayanağını ve kendine hayranlığı kazanmış olması gerekir. Bunu başaramadan farklılaşmaya yönelen bir bebek, kaygı ve strese kolayca yenilebilir. Çünkü özerk ben yetenekleri çok erken gelişmiştir ve zedelenmeye açıktır.

Öte yandan, anne aşırı ortakyaşamsal olduğunda, bebeğinin kendisinden kopmasına tahammül edemediğinde, onu kendisine bağlar ve onun kişiliğini, kendininki içinde eritir. Onun yavaş yavaş ayrılmasına izin vermek yerine bağımsız işlevsellik konusunda cesaretini kırar. Bazı anneler de bebeği zamanından önce iter ve henüz hazır olmadan cesaretlendirmeye çalışırlar. Anne, kendisininkilerden çok çocuğunun gereksinimlerine göre şekil alırsa ve onu sağlıklı çevrelerse, bu evrelerdeki geçişler yumuşak ve zamanında olur.

10-17: Uygulama / Alıştırma

Bu evrenin iki aşaması vardır:

Erken uygulama:Bebek anneden, emekleme, yalpalama, tırmanma ve ayağa kalkma davranışlarıyla, fiziksel olarak uzaklaşmanın ilk belirtilerini gösterir.

Tam uygulama:Bu evrede özerk işlevler başlar. Bunun ana ifadesi yürümedir.

Önce emekleyerek, sonra yürüyerek anneden uzaklaşır.

Bebeğin anneden uzaklaşma girişimleri, başlangıçta bir yanılgı içerir. Bir yeri incindiği zaman, annenin hemen orada olacağını ve buna çare bulacağını sanır. Ama yaşadığı acı verici deneyimler bu beklentiyi boşa çıkarır. Dolayısıyla, kendi beden parçalarını ve sınırlarını daha net bir şekilde farkederek “kimlik oluşumunda” mesafe alır. Vücudunu kullanmaktan büyük zevk alır, hem kendisiyle, hem de dünyayla bir aşk ilişkisine girer. Artık bütün dünya, onun istiridyesidir.

Psikolojik doğum, ancak yürümenin öğrenilmesiyle mümkündür. Bebek bir yandan yürüyerek annesinden uzaklaşırken, bir yandan da arada optimal bir mesafe bırakır. Bu mesafe, duyumların olanaklılık alanı olarak tanımlanabilir. Yani ihtiyaç duyduğunda, anneyi görebilecek, duyabilecek uzaklığa kadar açılır. Belli bir düzeyde ayrılık kaygısı yaşanır ve bu kaygı arttığında, çocuk anneye dönerek duygusal yakıtını yeniden doldurur (bakma, dokunma, koku alma, iletişim). Bu noktada anne, güvenli üs gibidir. Bu dönem, anne-bebek ilişkisindeki güven, yakınlık, ilgi, mesafe, ayrılık, sahiplenme gibi olguların gözden geçirilmesine yol açar.

17-24: Yeniden Yakınlaşma

Ayrılma-bireyleşme döneminin en can alıcı evresidir. Çocuk, artık ayrılığın nihai ve kaçınılmaz birşey olduğunu ve gitgide genişleyen ve karmaşık hale gelen iç ve dış gerçeklerle kendisinin başaçıkması gerektiğini öğrenir. Annesinin her an orada-hazır olduğuna dair varsanısının yarattığı ilgisizlik ve aldırmazlık, yerini, daha aktif bir yaşantılamaya ve keşiflerini onunla paylaşma arzusuna bırakmıştır. Onun sevgisine ihtiyaç duymakta ve sürekli olarak onun nerede olduğunu bilmek istemektedir.

Cins özellikleriyle ilgili ilk farkındalık bu dönemde oluşur. Baba daha görünür hale gelir. Anneden ayrı bir varlık olarak önem kazanır.

Bir önceki alıştırma alt döneminde anne ortada olmadığında hüzünlü ve sessiz iken, bu dönemde hareketli ve diğer insanlarla etkileşime giren bir tavır içindedir. Temeldeki acı verici duyguya karşı, böyle bir savunma dokusu geliştirmiş gibidir..

Anneden ayrılmış olma farkındalığı arttıkça, onun sevgisine duyulan gereksinim de artar. Bu, yeniden yakınlaşmanın ikilemidir. Çocuk, hem ayrılmayı ister, hem de gereksinim duyduğunda annenin yanında olmayı arzular. Bir taraftan annesini mutlu etmek arzusu, diğer taraftan da ona yönelik bir negativite ve öfke duymaktadır. Bu çift uçlu sevgi ilişkisi, alıştırma döneminin duygusal yakıt ikmallerinde olduğu kadar kolay halledilemez. Çünkü, bireyleşme güdülenmesi vardır. Çocuk, bir taraftan gölge gibi annenin peşindedir, bir taraftan da yutulma korkusu ile ondan kaçar. Çocuğun bu dönemdeki doyumsuzluğu, tutarsız davranışları ve öfke krizleri, yaşadığı ikilemin onda yarattığı çözümsüzlük halinin yansımalarıdır.

Anne, çocuğun bu “ne onunla ne onsuz” gelgitleri karşısında tahammüllü ve tutarlı durabilirse, çocuğun hem benlik gelişimi hem de başkalarını algılayışında sağlıklı bir temel oluşur. Bu, bir anlamda anne-çocuk dansıdır. Çocuğunun çelişkileri karşısında yalpalayan ve savrulan anne, bu yansızlaşmayı mümkün kılamaz.

Bu dönemde çocuk yavaş yavaş kendi sınırlarını ve çaresizliğini kavramaya başlar. Bu durum önceki dönemlerde yaşadığı dünyayla aşk ilişkisinin, yerini hayal kırıklıklarına bırakmasına yol açar. Bu hayal kırıklığı ve sınırlanış bir olgunlaşmaya da gidebilir, sağlıksız bir gelişime de gidebilir.

24-36: Bireyliğin Pekişmesi

Ayrılma-bireyleşme döneminin son adımıdır. Bu dönemde başarılması gereken iki görev vardır: 1- Değişmez bir “kendilik” kavramı 2- Sabit bir “öteki” kavramı…Bu alt dönem, nesne sürekliliğinin ortaya çıkışına ya da çıkamayışına sahne olur.  Nesne sürekliliği olgusunun başarılması durumunda çocuk, annesi ile ilgili iyi ve kötü özellikleri bir potada eritip ortak bir temsile ulaşabilmiştir.

Bir önceki dönemde, yoğun gereksinim duyulan ve gölge gibi izlenen “iyi anne” ile yakınlaşınca “yutan” ve özerkliği engelleyen “kötü anne”, çocuğun yeniden yakınlaşma krizini aşması sayesinde yekpare bir annenin hammaddesi olmuşlardır. Bu anne, “iyi”si ve “kötü”sü ile tek ve biricik “anne”dir.

Bu alt dönemde sözellik hızla gelişir. Oyunlar daha amaçlı ve yapılandırılmış bir şekil alır. Gerçek ve fantazi ayrımı yapılır. Zaman algısı hızla gelişir. Hazzı erteleme kapasitesi artar. Olumsuzluk, bir önceki alt döneme göre daha yumuşaktır. Bu olumsuzluk, bireyleşmenin devamının sigortasıdır.

Bu alt dönemdeki iki kriz noktası, tuvalet eğitimi ve cinslerin anatomik farkının iyice ortaya çıkması, ulaşılmış veya neredeyse ulaşılmış nesne sürekliliğine darbeler indirme riskine neden olurlar.

Daniel Stern, Mahler’in normal otistik ve ortakyaşamsal farkına itiraz eder. Bebek, başlangıçtan itibaren ilişkiseldir. Aktif katılımcı ve müzakerecidir.  Fantazi öncül, gerçeği algılama ikincil değildir. Bebek, başlangıçtan itibaren gerçeği algılar, değerlendirir. Stern, Mahler’in ayrılma bireyleşme kavramındaki “kopma” vurgusunu da eleştirir. Bu olmazsa “bağımlı” kalınacaktır. Oysa kopmadan da özerklik mümkündür. Bağımlılık değil ama “bağlılık” doğanın bir uzantısıdır.

Mahler’e göre, “yeniden yakınlaşma” krizi, çocuğun ayrılarak bireyleşme sürecindeki en önemli kriz noktasıdır. İnsanın bireyleşmesi ve bu süreçteki tutarlılığı, bütünlüğü, esnekliği, bu krizin başarıyla atlatılmasına bağlıdır. Anne ile yaşadığı çift eğilimlilik krizinden kurtulamayan çocuk, bağımlılık ve kopuş arasındaki yalpalamasını çözememiştir. Bu iki uç arasındaki yalpalama, kişiliğin göbeğindeki bir çatışma olarak varoldukça, kişi kendisi ve dünya hakkındaki tutarlı ve barışık duruşa ulaşamaz.

Bu kriz, 24-36. aylar arasında yaşanıp, sonradan rafa kalkan bir nitelikte değildir. Gençlikte bu krizin farklı bir şekli kişiyi yeniden ziyaret eder. Hatta evlilik, meslek, sosyal ilişkiler gibi konularda tekrar tekrar yaşanır.

Winnicott:

Winnicott’da “çevre anne” anne olabilmek (kolaylaştırıcı-bütünleştirici) olabilmek önemlidir. Anne, çocuğa “hayır” derken, temelde nefret vardır. Bu durum, ilişkide bir vitalite yaratır. Anne, kendi nefretinden ürktüğünde patoloji ortaya çıkar. Ör. çocuğuna zarar vermekten, üstüne yatmaktan aşırı korkar. Bu şiddeti kabul ederse, bu kadar anksiyete çıkmaz.

Anne, çocuğun selfinin ortaya çıkması için kolaylaştırıcı bir çevre sağlamalıdır. Programın çok ötesinde, annenin çocuğa katabileceği birşey yoktur. Aşırı müdahale tecavüzdür. Annelik hatası, “yok anne” ya da “çok anne” olmaktır. Kendilik, deneyim kümecikleriyle oluşur. Anne bütünleştirirse, çocuk da bütünleştirir. Anne, çocuğunun yardımcı zihni olmalıdır. Anne zihinsel olarak çocuğunu taşıyabilmelidir. Eğer, çocuğun zihin parçalarını toplayıp yapıştıracak kimse yoksa, çocuk bütünleşemez.

Çocuk, anne onu kaybettiği zaman kaybolur.

Annenin çocukla zihinsel uğraşısının saygılı bir dansı olmalıdır. Çocuğun nadas anında, anne müdahale etmemelidir Çocuk, şekilsizlik durumundayken (uyanık eylemsizlik hali, talebin olmaması), demlenmesi gerekir. Çocuk, daha önce biriktirdiği deneyimleri bütünleştirip demlemektedir.

Anne, bunun tersi durumlar için de (tümgüçlülük, dış dünyaya yönelme) araç olarak hazır bulunmalıdır. Annenin gereksinimleri daha öncelikli olursa, çocuğun gelişimi engellenir. Çocuğun spontan eylemlerinin anne tarafından rezonans ile karşılanmaması, güdük ve sahte bir kendilik ortaya çıkartır.

Çocuk, yeterince iyi anne ile özdeşiminde güvenlik sağlar. İçeride, ego yapılanır. Çocuk, içsel fantazilerinden gerçek dünyaya adım adım geçmelidir. Oyun, bu geçişin en emin yoludur. Fantazi ve gerçek arasındaki bir geçiş alanıdır.

Ör. çocuk oyun oynarken, ayısını uçuruyor, annesi buna ayılar uçmaz, kuşlar uçar diye engel oluyor. Bu, gerçeğe toslamadır, can yakar, yaratıcılığı, spontanlığı öldürür (Burak, Anıtkabir, miki…).

Çocuk, anneden ayrılmak için şiddete ihtiyaç duyar. Füzenin, ancak tepkime ile dünyadan uzaklaşabilmesi gibi.. Bu, sağlıklı bir ilişkiyi güvence altına almak için gerekir. Anne, çocuğun şiddetine kayıtsız kalmamalı, etkilenmeli, tepki göstermeli ama hayatta kalmalıdır. Sağlam kalmalıdır. Yok sayarsa, ya da yenik düşerse (tümüyle sindirme, cezalandırma ya da çaresiz kalma), iyi contain edemezse, çocuk vitalitesini kaybeder (agresyon, vitalitenin kaynağıdır) ve agresyonu içe çevrilir. Ara sıra patlar. Çocuk, bu iki annenin bir olduğunu anlarsa, bütünleştirebilirse concern (ilgi) gelişir. Yani ötekinin halinden anlar.

BAĞLANMA KURAMI

John Bowlby

Bağlanma kuramının temel varsayımı, doğduklarında aşırı olgunlaşmamışlıkları nedeniyle bebeklerin, ancak bir yetişkin onlara bakmaya ve korumaya istekli olduğu takdirde yaşayabilecekleri gerçeğidir (Hazan ve Shaver, 1994). Bağlanma davranışı, bebeğin, tehlikelerden korunmak ve fiziksel ve duygusal güvenliğini sağlamak için koruyucu olarak algıladığı özel bir kişiye olan yakınlığını sürdürme eğilimi olarak tanımlanmaktadır (akt. Jellema, 1999; Page, 2001). En temel bağlanma davranışı, genellikle yaşamın ilk dokuz ayı içinde gelişmekle birlikte (Brown ve Wright, 2001), Bowlby’e göre bağlanmanın tam olarak biçimlenmesi süreci ortalama 2 ya da 3 yıl sürmektedir (Hazan ve Shaver, 1994; Schore, 2000). Bütün normal bebekler, bağlanma davranışını yaşamın ilk 6-7 ayı içinde, yakınlık kurmak istedikleri ve ayrı kalmaya itiraz ettikleri tek bir kişiye yöneltirler. Bu kişinin seçiminde, bebekteki sıkıntı ve zorlanmışlık işaretlerine olumlu tepki verebilme, ulaşılabilirlik ve tanıdıklık belirleyici olmaktadır  (akt. Hazan ve Shaver, 1994).

Davranışsal Sistem Olarak Bağlanma

Bağlanma süreci, davranışsal bir sistem içinde organize edilmektedir. Bu sistem, bebeğin bağlanma kişisine olan yakınlığını koruyarak yaşamını sürdürmesini sağlayan yaşamsal bir işlev taşır. Bağlanma kişisinden uzaklaşma, bağlanma sistemini harekete geçirir ve bebek ağlama ya da sıkı sıkı yapışma gibi tepkiler göstererek bağlanma kişisi ile yeniden temas kurmaya ve uzaklığı ortadan kaldırmaya çalışır. Bebek, bakım veren ile güvenli bir bağ içinde olduğunu hissettiğinde ise onu bir üs gibi kullanarak çevreyi keşfe çıkar. (akt. Brown ve Wright, 2001).

Hazan ve Shaver (1994), davranışsal sistemi, dış yapı açısından farklı olmalarına karşın aynı işleve hizmet eden davranışlar takımı olarak tanımlamaktadırlar. Örneğin, gülümseme, ağlama ya da izleme farklı davranış yapıları içermelerine karşın, hepsi de bakım veren ile yakınlığı koruma ya da yeniden kurma amacına hizmet eden aynı sisteme ait davranışlardır. Yakınlığın sağlanıp korunması, güvenlik ve sevgi duygularına yol açarken, ilişkideki herhangi bir kesinti de kaygı, kızgınlık ya da üzüntüye neden olur. Bowlby’e göre kaygı, protesto ve hatta kopma tepkileri bebeğin temel koruyucusundan ayrılmaya karşı gösterdiği yüksek düzeyde uyumsal tepkilerdir. Bebek sıkıntısını ifade ettiği halde yakınlığı yeniden sağlama umudu kalmamış görünüyorsa, sürekli sıkıntı ifadesi yalnızca yırtıcıların dikkatini çekme riski (insan evriminin erken dönemlerindeki gerçek tehlike) taşımakla kalmaz, aynı zamanda fiziksel olarak da çocuğun tükenmesine neden olur. Umutsuzluk evresinin edilgenliği, bebeği sessiz ve hareketsiz tutarak iyileşmesine izin verir. Bu kopma, normal etkinliğin başlamasını, hatta büyük bir olasılıkla yeni bir bağlanma kişisi arayışını olanaklı kılar. Tıpkı yakınlığı koruma gibi, uzun ayrılıklara tepkiler de bağlanma sisteminin işlerliğini yansıtır (Hazan ve Shaver, 1994). Bu doğrultuda bağlanma sisteminin, evrimsel değeri olan temel bir yaşamsallık işlevine hizmet ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bağlanma kişisinin bebekten gelen duygusal sinyallere karşı gösterdiği duyarlılık, bebeğin duygusal yaşantılarını nasıl organize edeceği ve nasıl düzenleyeceği üzerinde kritik bir öneme sahiptir. Eğer bebek bağlanma kişisinin, olumsuz duygularına duyarlı olduğunu ve cevap verdiğini hissederse, bu duygularıyla başaçıkmak için geliştireceği stratejiler daha çok rahatlama ve desteklenme işlevi taşıyacaktır. Bu da güvenli bağlanmanın gelişimini güçlendirir. Eğer bebek, bağlanma kişisinin duyarsız ya da tutarsız olduğunu hissederse, olumsuz duyguları, olumsuz sonuçlar ile bağlantılandırmayı ve güvensiz bağlanmaya katkıda bulunan başaçıkma stratejileri geliştirmeyi öğrenir (Brown ve Wright, 2001). Bu koşullar altında, bebeğin bağlanmaması diye bir sonuç sözkonusu olmadığından, bağlanma kişisiyle ilişkisinin kalitesi, bağlanma davranışının türünü belirlemektedir. Bebeklerin, duyarsız ya da tutarsız figürlere bağlanması ile destekleyici, güven veren figürlere bağlanması arasında bağlanma davranışının niceliği yönünden değil niteliği yönünden fark olduğu düşünülmektedir.

İçsel Çalışan Modeller

Bağlanma kişisi ile yinelenen etkileşim örüntüleri sonucunda, bebek, kendilik ve bağlanma kişisi modellerinin temsillerini içeren bilişsel temsilleri ya da Bowlby’nin tanımıyla “içsel çalışan modeller”i (internal working models) geliştirir. Bu modeller, bakım verenin ulaşılabilirliğini ve olumlu tepkiselliğini kestirmede kullanılan bilişsel temsillerdir (Hazan ve Shaver, 1994; Knox, 1999; Page, 2001). Davranışın sistemik doğasına bağlı olarak içsel çalışan modeller (İÇM) bakım verenin olumlu tepkiselliğine ilişkin değerlendirmelerle birlikte çocuğun bakımı haketmeye ilişkin kendilik değerini de içermektedir (Page, 2001). Bağlanma kişisi modeli ile kendilik modeli, birbirlerini tamamlayıcı ve birbirlerini doğrulayıcı biçimde karşılıklı gelişme eğilimindedirler (Hazan ve Shaver, 1994). Güvenli bağlanan bir çocuk, olumlu tepkisel ve güvenilir bir bakım veren modeli ile sevgi ve dikkati hakeden bir kendilik modeli geliştirir ve bu varsayımı daha sonraki ilişkilerine de taşıyabilir. Güvensiz bağlanan çocukta ise dünyaya ve insanlara ilişkin tehdit edici ya da olumsuz beklentiler ile kendisine ilişkin değersizlik duyguları gelişir (Knox, 1999). Bowlby, İÇM’lerin beyinde “zihinsel haritalar” gibi işlev gördüğünü ve bağlanma sisteminin amaçlarının gerçekleşmesiyle igili tahmin yürütmede gerekli bilginin bu haritalar yoluyla işlendiğini öne sürmüştür (Schore, 2000).

Bağlanma Örüntüleri

Bebekler, bağlanma kişisinin ulaşılabilirliğine ve olumlu tepkiselliğine yönelik beklentilerine bağlı olarak belli bağlanma örüntüleri geliştirirler. Ainsworth ve arkadaşları 1978’de, bebeklerin bağlanma kişisi ile teması sürdürmeye yönelik üç tür bağlanma stratejisi geliştirdiğini öne sürmüşlerdir. Bunlar, güvenli bağlanma, kaygılı-kararsız bağlanma ve kaygılı-kaçınmacı bağlanma olarak tanımlanmıştır. Ainsworth’un bu sınıflandırmayı geliştirirken yaptığı çalışmalar sırasında, bebeklerin yabancı bir ortamda bağlanma kişisinden ayrılmaları sonucunda harekete geçen bağlanma sisteminin üç temel davranış örüntüsü ile kendini gösterdiği izlenmiştir. Güvenli bağlanan bebekler, annenin yokluğunda huzursuz olmakta, o döndüğünde rahatlayarak, onu güvenli üs olarak kullanıp çevreyi keşfe çıkmaktadır. Güvenli bağlanan bebeklerin annelerinin tutarlı bir biçimde olumlu tepkisel ve ulaşılabilir oldukları gözlenmektedir. Kaygılı-kararsız bağlanma örüntüsü gösteren bebekler, annelerinin yokluğunda  kaygılı ve aşırı derecede kızgın görünmekte, o döndüğünde ise kolay kolay yatıştırılamamaktadırlar. Bu bebeklerin annelerinin, tutarsız tepki veren, bazen ulaşılamaz ya da tepkisiz, bazen de müdahaleci oldukları gözlenmiştir. Kaygılı-kaçınmacı bebekler ise, anneleriyle ayrılmaktan etkilenmez görünmekte, onunla yeniden biraraya geldiklerinde de temastan kaçınmaktadırlar. Bu bebeklerin anneleri, çocuklarına sürekli olarak reddedici davranmaktadırlar. Son yıllarda, araştırmacılar, bu sınıflandırmaya uymayan ve kaçınmacı, kararsız davranışların dağınık bir karışımı olarak kendini gösteren (örneğin annenin yokluğunda onu arayan ancak yanındayken ondan kaçınan) bir bağlanma örüntüsü daha tanımlamışlar ve bunu dağınık/yönü belirsiz bağlanma olarak adlandırmışlardır. Araştırmalar, bu örüntünün, bebeklikte annenin depresyon ya da başka bir tür rahatsızlık geçirmesi sonucunda veya ihmal ve istismar sonucunda geliştiğini göstermektedir (akt. Hazan ve Shaver, 1994; Brown ve Wright, 2001).

Bağlanma Kuramına Psikonörobiyolojik Yaklaşım

Bağlanma örüntüleri bağlamında, içsel çalışan modellerin statik yapılar ya da dinamik stratejiler olarak yorumlanması yönündeki tartışmalar, Schore’un (2000) psikonörobiyolojik yaklaşımında son buluyor gibi görünmektedir. Schore, Bowlby’nin, bağlanma sürecini “karşılıklı değişim” i içeren dinamik bir süreç olarak tanımladığını vurgulamaktadır. Bowlby, bebeğin aktif olarak anne ile etkileşime yöneldiğini ve annenin de bebekteki bu bağlanma davranışına belli biçimlerde “karşılık” verdiğini ileri sürmüştür. Bu doğrultuda bağlanma ilişkisi, hem annenin bebekten gelen sinyallere cevap verme konusundaki duyarlılığına, hem de aralarındaki ilişkinin miktar ve doğasına bağlı olarak gelişmektedir (akt. Schore, 2000). Schore, Bowlby’nin bu kavramlaştırmasının çağdaş dinamik sistemler kuramı ile son derece uyumlu olduğunun altını çizmekte ve yeni transaksiyonel kuramların, bağlanmayı ikili ilişkideki karşılıklı duygu düzenlemesi (dyadic regulation of emotion) ve organizmalar arası biyolojik eşzamanlılık düzenlemesi (regulation of biological synchronicity) olarak tanımladığını vurgulamaktadır. Bu kuramlara göre, bağlanmanın en temel işlevi, organizmik düzeyde, biyolojik ve davranışsal sistemlerdeki düzenleme ya da eşzamanlılığı sağlamaktır (akt. Schore, 2000).

Schore (2001) bağlanma kuramının özünde bir düzenleme kuramı olduğunu öne sürmektedir. Bu görüşe göre güvenli bir anne, bebeği ile ilişkisinde, sezgisel ve bilinçdışı düzeyde, sürekli olarak bebeğin değişen uyarım ve duygu durumlarını düzenlemektedir. Annenin düzenleyici işlevini yaşantılayan bebek de çevredeki an be an gelişen stres yaratıcı olayları değerlendirmeye ve uyumsal yeteneğini arttırarak stresle başaçıkmak için tutarlı davranışlar geliştirmeye  başlamaktadır. Bir bebek için yalnızca olumsuz ve acı veren olaylar değil, her yeni olay, bir başka deyişle yeniliğin kendisi bir stresördür. Bu nedenle, gelişen bir sistemin uyumsal kapasitesi yalnızca bilinen ile sınırlı olmayıp, yeni bilgiyi öğrenebilmek ve daha karmaşık bilgi düzeylerine geçebilmek yönünden, bilinmeyene yaklaşabilmeyi de içermek zorundadır. Stresle başaçıkma davranışlarını yöneten beyin sistemleri ilk bebeklik evrelerinde geliştiği için de bu süreç bebek ve anne arasındaki erken dönem ilişkinin doğasından etkilenmektedir (Schore, 2001).

Stres tepkilerinin ve duygu durumunun düzenlenmesinde otonomik sinir sisteminin rolü bilinmekle birlikte, giderek daha çok kabul gören bir görüş, merkezi sinir sistemindeki limbik yapıların da başaçıkma davranışlarında önemli bir role sahip olduğu yönündedir. (akt. Schore, 2001). Hem altkortikal düzeydeki sempatik ve parasempatik yapıların, hem de merkezi sinir sistemi dahilindeki üst kortikal limbik yapıların gelişiminin, doğum öncesi ve sonrası dönemde organize olduğu ve olgunlaşmalarının da bebeğin yaşantılarına bağlı olduğu belirtilmekte, bu doğrultuda, doğum sonrası erken evrenin limbik-otonomik yapıların gelişimi açısından kritik bir öneme sahip olduğu vurgulanmaktadır (Schore, 2001).

Bu yapılardaki gelişim özellikle, biyolojik süreçde daha erken gelişen ve hem limbik sistem hem de otonomik sinir sistemi ile daha derin bir bağ içinde olan sağ hemisferde belirginleşmektedir.  Sağ hemisferin, stres tepkisinde ve organizmanın yaşamsallığında, sonradan gelişen sol hemisfere oranla başat olduğu öne sürülmektedir (akt. Schore, 2001).  Bağlanmayı, anne bebek arasındaki eşzamanlı bir duygu düzenleme ilişkisi olarak tanımlayan Schore (2000, 2001), düzenleyicilerin özellikle sağ limbik sistemde yer aldığını öne sürmekte ve bu düzenlemelerin yüz yüze iletişim, karşılıklı dikkat, duygusal uyumu yakalama ve karşılık verme gibi iletişim ögeleri içinde yer aldığını açıklamaktadır.  Özellikle ilk iki ay içinde, primer görsel korteksdeki hızlı metabolik değişim sonucunda kazanılan görme yaşantısının, oksipital korteksdeki sinaptik bağlantıları değiştirmesi sonucunda, bebeğin sosyal ve emosyonel kapasitesinde çarpıcı bir gelişme ortaya çıkmakta ve bu da anne ile yüzyüze iletişimde karşılıklı etkilerin başlamasını sağlamaktadır. Schore (2001), bebeğin sağ hemisferinin bağlanma ile ve annenin sağ hemisferinin de yatıştırma işlevleri ile ilişkili olduğunu gösteren pek çok kanıt sunmakta ve anne bebek arasındaki bu affektif eşzamanlılığı sağ beyinler arasındaki rezonans olarak tanımlamaktadır.

Bebek ve anne arasındaki erken dönem bağlanma ilişkisinin beynin nöroplastik ve dinamik yapısında değişimlere yolaçan bir özelliğe sahip olduğu ve ilişkinin kalitesinden güçlü bir biçimde etkilenen beyin bölgesinin de orbitofrontal korteks olduğu belirtilmektedir (Balbernie, 2001; Schore, 2000; 2001). Korteks ve altkorteks arasındaki bağlanma bölgesi olarak tanımlanan orbitofrontal korteksin önemli bir kısmının yaşamın ilk 10-12 ayı içinde (Bowlby’nin, bağlanma sisteminin çevrenin etkilerine en açık dönem olarak tanımladığı süreç) geliştiği bilinmektedir. Bu kortikolimbik beyin sistemi, yüz ifadelerindeki olumlu ve olumsuz duyguların değerlendirildiği, dokunma, tat, koku, müzik gibi duyumlara verilen tepkilerin düzenlendiği bir yapı olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda, değişen koşullara uyum sağlama bağlamında, çevresel uyaranların hızla değerlendirilmesi, duygu durumuna ilişkin geribildirimlerin üretilmesi, duygu değişiminin ve kontrolünün düzenlenmesi, başaçıkma kaynaklarının yoklanması, uygun tepkilerin güncellenerek ortaya çıkartılması ve uyum davranışının geliştirilmesinde de etkili olduğu kanıtlanan bu sistemin, kişilerarası ilişkilerin düzenlenmesinde kritik bir role sahip olduğu ileri sürülmektedir. Anne-bebek arasındaki karşılıklı duygu düzenleme ilişkisinde, başka bir deyişle bağlanma işlevlerinin homeostatik düzenlemesinde kritik bir öneme sahip olduğu belirtilen bu yapı, daha çok sağ hemisferde işlev görmekte ve sağ beyinin yönetsel kontrolünü üstlenmektedir. Orbitofrontal korteks işlemsel öğrenmede, sağ hemisfer de ağırlıklı olarak bilinçdışı süreçlerde ve örtük öğrenmede etkili olduğundan, bilinçdışı düzeyde işlenen sosyal-duygusal bilgilerin burada lokalize olan örtük-işlemsel bellekte saklandığı öne sürülmektedir. Daha da ötesinde, sağ hemisferin sonradan gelişen sözel-linguistik sol hemisfere kıyasla otobiyografik bellek için daha güçlü bir temel oluşturduğu iddia edilmektedir. Çağdaş nöropsikolojik çalışmalar, erken yaşam evrelerindeki duygusal yaşantıların, sağ hemisferde depolandığı ve işlendiği, bebeğin de ilk 2-3 yıl içinde, ağırlıklı olarak örtük-işlemsel belleğine dayandığı  yönünde bulgular ortaya koymaktadır.  Bu doğrultuda da sağ hemisfer, kişinin uzak geçmişine ait serebral temsilleri içeren ve duygu içerikli otobiyografik bellek örüntülerini içinde barındıran bir yapı olarak tanımlanmaktadır ( Schore, 2000; 2001).

Buraya kadar sunulan bulgular, bağlanma ilişkisindeki erken oluşumlu içsel çalışan modellerin, sağ korteksdeki örtük-işlemsel bellek sistemlerinde işlendiğini ve barındırıldığını düşündürmektedir (akt. Schore, 2000, 2001). Güvenli bağlanan bir kişide bu modeller, bozulan homeostatik dengenin yeniden kurulacağına dair beklentilerin gelişmesini sağlarlar. Bu beklentileri yöneten temsillerin orbitofrontal sistem tarafından işlendiği ve sistemin beklenen negatif ya da pozitif  duygu durumlarına uygun olarak affekt düzenleyici stratejiler geliştirdiği öne sürülmektedir. Orbitofrontal sistem, dış dünyaya ilişkin kortikal düzeyde işlenen bilginin (örneğin annenin duygusal yüz ifadesi) altkortikal düzeyde işlenen içsel bilgi (örneğin çocuğun değişen duygu durumu) ile entegre edilmesini sağlamaktadır. Son yıllarda elde edilen bulgular, orbitofrontal korteksin davranışı, gelecekteki olası sonuçlara göre bilinçdışı düzeyde yönlendirdiği görüşünü güçlendirmektedir. Bu sonuçlar, Bowlby tarafından İÇM’ler için tanımlanan gelecekteki davranışı yönlendirme özelliği ile uyumludur. İçsel çalışan modeller, bağlanma ilişkisinin yalnızca duygu boyutunu değil, bilişsel boyutunu da temsil etmekte ve yaşantıları değerleme işlevi görmektedir. Orbitofrontal korteksin de bir değerleme mekanizması olarak çalıştığı ve bilişsel düzeydeki izlenimler ile duygusal-güdüsel yaşantıları anlamlı bir entegrasyon içinde birleştirdiği bilinmektedir (akt. Schore, 2000).

Sunulan bulgu ve açıklamalar, İÇM’lerin, büyük ölçüde yaşamın ilk 2-3 yılı içindeki primer bağlanma ilişkisinin tekrar eden örüntüleri doğrultusunda gelişen, ağırlıklı olarak sağ orbitofrontal korteksde, örtük-işlemsel bellekte barınan ve işlenen, bilişsel-duygusal değerlendirmeler bağlamında beklenti geliştirerek davranışı yönlendiren temsiller olduğunu göstermektedir.  Bunun da ötesinde, bağlanmanın, beyin yapılarının gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır.  Bütün bu bulgu ve görüşler birlikte değerlendirildiğinde, bağlanma örüntülerinin ve İÇM’lerin değişmeye dirençli yapılar olduğu yönündeki varsayımlar güçleniyor gibi görünmekle birlikte, beyinin hücresel düzeyde esnek bir yapıya sahip olduğu (neuroplasticity) gerçeği (Balbernie, 2001; Liggan ve Kay, 1999; Schore, 2000, 2001), yaşamın sonraki evrelerinde de değişim yaşanabileceğinin kabul edilmesini sağlamaktadır.

Güvensiz Bağlanma Örüntülerinin Değişmesinde Psikoterapi

Güvensiz bağlanma örüntülerinin, yaşamın ilerleyen evrelerindeki ciddi psikolojik bozukluklar ile ilişkili olduğu yaygın olarak kabul gören bir saptamadır (Balbernie, 2001; Brown ve Wright, 2001; Page, 2001; Perris, 2000) .

Psikoterapinin, psikolojik düzeyde kanıtlanmış olan etkisinin nörobiyolojik düzeyde de varolduğu yönünde kanıtlar mevcuttur (Balbernie, 2001; Liggan ve Kay, 1999). Buna göre, psikoterapi önce nöronlar arasındaki fonksiyonel bağlantıları değiştirmekte, sonra da bu fonksiyonel değişiklikleri, serebral korteksde somut yapısal değişikliklere dönüştürmektedir ( akt. Balbernie, 2001).

Sözü edilen kanıtlar, güvensiz bağlanma örüntüleri geliştiren kişilerin de terapiden yararlanacağı yönündeki varsayımı güçlendirmektedir.  Schore (2000), orbitofrontal korteksin, esnekliğini ileri yaşam dönemlerinde de sürdürmesi nedeniyle, gelişimsel temelli ve duygu odaklı bir psikoterapi yaklaşımının, bu beyin sistemini ve bağlanma örüntülerini değiştirebileceğini öne sürmüştür.  Schore ayrıca, terapist-hasta ilişkisinin, sağ beyinin yaşantıya dayalı olgunlaşma özelliğini destekleyen, geliştirici bir çevre gibi işlev gördüğünü de eklemiştir (akt. Balbernie, 2001).

Bağlanma kuramının psikoterapiye uyarlanmasını ilk öneren kişi Bowlby olmuştur. Bowlby, terapistin hastaya İÇM’lerini araştırma ve yeni bir anlayış çerçevesinde onları yeniden değerlendirme ve yeniden yapılandırma olanağı sağlamasının gerekliliğini vurgulayarak terapistin bu yöndeki görevlerini de açıkça sıralamıştır (akt. Perris, 2000).  Amini ve arkadaşları da psikoterapinin, nörofizyolojiyi ve altta yatan nöral yapıları değiştirme kapasitesine sahip fizyolojik bir süreç olmanın ötesinde, bir bağlanma ilişkisi olduğunu vurgulamakta ve amacının da hem affektif homeostasisi düzenlemek hem de bağlanma ile ilişkili örtük belleği yeniden yapılandırmak olduğunu ileri sürmektedir (akt. Liggan ve Kay, 1999).  Terapist, terapi ilişkisinde güvenli üs oluşturarak hastanın İÇM’lerini araştırmasına ve yeniden yapılandırmasına izin vermelidir (Brown ve Wright, 2001; Jellema, 1999).

Page de (2001), farklı güvensiz bağlanma örüntüsüne sahip kişilerin farklı bellek sistemlerine (episodik ve semantik) dayandıkları savından yola çıkarak, terapinin, bu bellek sistemlerini entegre etmesi gerektiğini savunmaktadır.

SONUÇ

Bağlanma, yaşamın en erken evresinde, bebek ve bakım veren ilişkisi bağlamında gelişen, yaşamsal bir işleve sahip nörobiyopsikolojik bir mekanizmadır.

Bağlanma örüntüleri, semantik ve episodik bellek organizasyonunda etkili olmakta ve güvenli bağlanmada sağlıklı organize edilmiş olan bu bellek sistemleri tutarlılık içinde kullanılabildiği halde güvensiz bağlanmalarda, sistemlerden bir tanesi yanlı bir biçimde daha fazla kullanılmaktadır.  Dolayısıyla, bağlanma sürecinin semantik ve episodik bellek oluşumundaki kodlamaların ve sonradan da geri çağırmaların nicelik ve niteliğini belirleyici bir rolü vardır.

Öte yandan bağlanma örüntülerinin duygu ve davranış düzenleyici, başka bir deyişle kişinin yaşamını yönlendirici işlevi, örtük-işlemsel bellekte korunan ve işlenen İÇM’ler kanalıyla yürütülmektedir. İÇM’ler aynı zamanda kişinin sözelleştirilmeyen ve farkındalık dışı sosyal kendilik bilgisini de içermektedir.

Kısacası bağlanma, sözel ve sözel olmayan tüm bellek sistemleri üzerinde yaygın ve baskın bir etkiye sahip bir mekanizmadır. Bu nedenle bağlanma örüntülerinin değişmesi, yalnızca duygu ya da düşünce düzeyindeki değişikliklerle değil, tüm bellek sistemlerinin yeniden yapılanması ile mümkündür. Dolayısıyla, klinik alanda çoğunlukla kişilik patolojisi olarak kendini gösteren bağlanma sorunlarının psikoterapisi, uzun bir süreç gerektirmektedir. Bağlanma ve bellek ilişkisi yönünden ele alındığında, psikoterapinin, öncelikle iyi bir terapötik ilişki geliştirmeye dayalı (güvenli üs),  kişiyi gelişimsel olarak derinlemesine ele alan (episodik ve semantik bellek entegrasyonunu sağlayıcı) ve beden-duygu etkinleşmesine izin veren; yaşantısal (örtük-işlemsel belleği canlandırıcı) bir süreç olmasının uygun olacağı düşünülmektedir.


YUKARI