Yerel İşletme Logo

Spontanlık, Yaratıcılık ve Oyun 31 Ocak 2014

Dr. Psk. Yeşim Türköz

Özdemir Nutku, spontanlığı “içten doğan itki” şeklinde tarifler. Bu olgunun önemini psikoterapi alanında ilk kez vurgulayan, psikodramanın yaratıcısı Moreno olmuştur.  Yöntemini, spontanlık, yaratıcılık ve eylem üzerine kuran Moreno,  spontanlığı,yeni koşullara uygun bir tepki, ya da eski koşullara yeni bir tepki olarak tanımlar. Moreno’ya göre fiziksel evren durağanlıktan uzaktır. Sürekli olarak devinmekte, değişmekte, yenilenmekte, gelişmektedir. Başka bir deyişle, evrende tükenmeyen, sınırsız bir yaratıcılık vardır.  Bu yaratıcılığın eyleme dönüşmesi ise spontanlıkla mümkündür. Evrenin yaratılış sürecinde, kozmik varoluşun amacı yönünden spontanlık “ilk katalizör”, yaratıcılık ise, “biçimlendirilen unsur” olarak görünür. Bu anlayış içinde, evrendeki yaratıcılık gücü tükenmez. Psikodramanın amacı, insanın spontanlığını özgürleştirerek, onu insan yaşamına biçim ve yön vermede, diğer yetenekler ile bütünleştirmesidir.

Spontanlık, alışkanlığın tersi değildir.  Bildiğimiz yoldan gitmek gibi, alışkanlıkların büyük bir kısmı, insan yaşamının gerekleriyle uyumludur. Ancak, bir alışkanlığı zihinsel bir araç olarak kullanmakla, alışkanlığın yaratma eyleminin yolunu kesmesine izin verecek kadar ileri gitmek arasında fark vardır. (Yol kapalı ise kendini engellenmiş hissetmek ve geri dönmek gibi…) İdeal olan, alışkanlıkların yeterli olmadığı koşullarda, bazı değişikliklerin yapılabilmesi özgürlüğünü kullanarak canlılığını sürdürebilen bir tavırdır. İşte o zaman, beklenmeyenle yaratıcı bir şekilde başa çıkmak için spontanlık çıkagelir.

Blatner, yaratıcılığın yalnızca yenilik olmadığını, artı bir değere doğru önemli ölçüde bir değişim gerektirdiğini söyler. Ona göre, insanlar çoğu zaman, yaratıcı kişinin düşündüğünü, planladığını, dikkatle mantık yürüttüğünü varsayarlar. Oysa gerçekte yaratıcı süreç çoğu zaman bir tür oyun oynamayı, kurcalamayı, çiziktirmeyi, eğlenerek doğaçlamayı gerektirir.

Yaratıcılık,  var olandan özgürleşerek, var olmayanı oluşturabilme,  beklenti sınırlarını aşabilme eylemidir.

İnsanlar bir gün Tanrı katına çıkmışlar.  “Artık sana ihtiyaç kalmadı ey Tanrı!” demişler. “Biz insan bile yapabiliyoruz.”  “Öyle mi?” demiş Tanrı. “Yapın da görelim.” İnsanlardan biri eğilip yerden bir avuç toprak almış. Tanrı “Hoop bir dakika!” demiş. “Kendi toprağınızdan, kendi toprağınızdan…” (İzgören, 2004).

Bu anektod, yaratma eyleminin paradokslarını ve insansal sınırlarını göstermesi açısından çarpıcıdır… Burada kendi toprağımız, spontanlığımızdır. Bunu yakalayabilmek, temeldeki sınırlayıcı varsayımları ortadan kaldırmayı gerektirir. Bu örnekte, simgesel düzeyde, “insan Tanrı’nın toprağından yapılır” varsayımı spontanlığın önüne engel olarak çıkmış ve yaratıcılık da bu engele çarpmıştır!

Rollo May şöyle demektedir: “Geçmişte öğrendiklerimize sıkı sıkıya bağlıysak, yeni unsurun bilincimizde ortaya çıkmasına asla izin vermeyiz. İçimizde, bir başka düzeyde varolmakta olan bir bilgi vardır. Onun dışarı sızabilmesi için biraz gevşemeye ihtiyaç vardır. Einstein bir arkadaşına, “Neden en iyi fikirler sabahları aklıma tıraş olurken geliyor?” diye sorar. Arkadaşının yanıtı şöyledir: “Alışılmadık fikirlerin ortaya çıkması için iç kontrollerin gevşemesi gerekir.”

Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/showthread.php?p=17769

May yaratıcı süreçte duygulanımın önemini vurgularken, usu duygulanımların karşısına yerleştirerek insanı ikiye bölen kartezyen yaklaşıma karşı çıkar. Tam tersine us, duygulanımların varlığında daha iyi çalışabilmekte ve yaratıcı süreç daha akıcı hale gelmektedir. Rollo May, bu noktada bize, Nietzche’nin, yükselen vitaliteye ilişkin Dionysos ilkesi ile, biçim ve ussal düzene ilişkin Apollon ilkesini, yaratıcılıkla birlikte devinen iki diyalektik olarak ortaya koyduğunu hatırlatır.

“Yaratıcılığın bir olmazsa olmazı (sine qua non) sanatçıların kendilerindeki tüm unsurları,  “yaratıcı istem” in önünü açabilmek için özgür oyuna verebilme özgürlükleridir.”

“Picasso, “Her yaratma edimi bir yıkma edimidir” der. Bu hamle kendi içinde bir kaygı unsuru taşır. Çünkü hem daha önceki varsayımı  yıkmış, hem de kendi dünyamızla ilişkimizi sarsmıştır. Bu sarsıntının belli bir dereceye kadar olmadığı bir durumda yeni bir şeyin oluşmasına olanak yoktur.  Yaratıcı hamleyle gelen esas duygu ise coşkudur.

Yaratıcılık, duygu-düşünce- eylem bütünlüğüdür. Oyunun doğası, bu bütünlüğü taşır. Oyun oynarken, zihin de duygular da beden de oradadır. Ne düşünmemek, ne hissetmemek ne de eylemsizlik mümkündür. Spontanlığın ortaya çıkması için en uygun zeminlerden biridir oyun.

“Oyun” sözcüğü beni her zaman büyülemiştir.  Oyun oynarken, gerçeğin içinde gerçek ötesini yaratmakla kalmayıp, onun da içine girer ve orada bir süreliğine yaşarsınız. Etinizle, kemiğinizle, canınızla, kanınızla yaşar ve sonra da çıkıp gidersiniz. Bu, gerçek ötesinin izleyicisi olmaktan ya da onun içine yuvarlanmaktan çok farklı bir durumdur. Oyun, kendine özgü yaşamsallığı olan bir tür “ara gerçeklik” tir. Onun asıl büyüsü, ciddiyetten uzak gibi görünürken, ciddi bir biçimde ve gerçeğin ta kendisi kadar etkilemesidir insanı. Oyun güldürür, kızdırır, öğretir, ağlatır, iyileştirir, olgunlaştırır…

İnsanın iki temel gereksinimi vardır: “Kendisi olmak” ve “birlikte olmak”… Her ikisinin de bir arada yer aldığı sürece en iyi örnek, çocukların oyun yaşantılarıdır. Winnicott’a göre yaratıcılık, en temelde kişinin kendi farkını oluşturarak ötekilerle etkileşebilmesidir. Fritz Perls de  bu süreci açıklarken, kişinin kendine yönelik samimi bir duyumsama haliyle kendini oyuna bırakabilme yaşantısında “kendilik” ve birlikteliğin bir arada yaşandığını söylemiştir.. Bu durum her iki tarafa da varoluşsal bir doyum vermektedir.

Winnicott’a göre, gerçek sağlıklı insan, paradokslarla birlikte yaşayabilen, oynayabilen, yaratabilen insandır. Bir insanın yaratıcı kapasitesi, çocukluğun oyun gücüyle örtüşür. Bu alanda oyun ne içseldir, ne de büsbütün dış gerçekliğe aittir.  Çocuk, içsel fantazilerinden gerçek dünyaya adım adım geçmelidir. Oyun, bu geçişin en emin yoludur. Fantazi ve gerçek arasındaki bir geçiş alanıdır. Winnicott, sağlığın göstergesi olan ve evrensel olan şeyin oyun olduğunu söylerken, oyun oynamanın büyümeye, dolayısıyla da sağlığa katkıda bulunduğunu vurgular.

Moreno’nun yönteminde de, spontanlığa, oradan da yaratıcılığa ulaşmak için “ısınma” ya ihtiyaç vardır. Isınma, ağır ağır spontan olma etkinliğidir. Bu da oyunlar yoluyla gerçekleşir. Moreno’ya göre “her ikinci yaşantı, birincisinden kurtuluştur…”  Psikodramada oyunlar ile ulaşılan artık gerçeklik içindeki düzeltici deneyimler, çoğu zaman yeteri kadar tatmin edici olmakta ve kişiler, iç dünyalarında katılaşmış olan ilişki örüntülerinden özgürleşmektedir. Örneğin, yeterince iyi annelik bakımı alamamış olan bir üyenin, gruptan “ideal anne” seçerek yaşadığı bir deneyim, iç dünyasındaki pek çok taşı yerinden oynatabilmekte, kişi o oyundan sonra hayata çok daha farklı duygularla bakabilmektedir. Artık gerçeklik sahnelerinde yaşanan deneyimler sonucunda kişinin duygu durumunun hızla değiştiğine ve bir anda çok daha spontan ve yaratıcı olmaya başladığına sıklıkla  tanık olunur.

İnsan neden oyun oynar?

Oyunun felsefi incelemesini bu soru üzerine temellendiren Huizinga (Homo Ludens- Oyunun toplumsal işlevi üzerine bir deneme- 1938), oyun hakkında son derece ilginç saptamalarda bulunmaktadır:

“Oyun aynı anda hem hayvanlar alemini, hem de insanlar alemini kapsamaktadır. Bunun sonucu olarak da, hiçbir rasyonel ilişki üzerinde temellendirilemez. Çünkü akla dayandırılması, onu insanlar alemiyle sınırlandıracaktır. Oyunun varlığı, bizim evren içindeki konumumuzun mantık üstü karakterini sürekli ve en yüksek anlamıyla ortaya koymaktadır.

KAYNAKLAR

Blatner, A. (2002). Psikodramanın Temelleri (Çev. Gülden Şen). Sistem Yayıncılık, İstanbul.

Huizinga, J. (1955). Homo Ludens, Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme. Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

İzgören, A.Ş. (2004).  Avcunuzdaki Kelebek. Elma Yayınevi, Ankara.

May, R. (1987). Yaratma Cesareti. Metis Yayınları, İstanbul.

Türköz, Y. (2005). İç Dünya Oyunları. Sistem Yayıncılık, İstanbul.

Winnicott, D.W. (1971). Oyun ve Gerçeklik. Metis yayınları, İstanbul.


YUKARI